10 Nisan 2012 Salı

Kaosa Davetiye Çıkarmak



Yaklaşık 5 aya sığdırılan bir takvim sonrası ligin şampiyonu belki birkaç saat sonra en geç de Perşembe günü belli olmuş olacak. Daha ilk açıklandığı anda şaşkınlık uyandıran Play-off sistemi beklendiği gibi takımlardan birini en olmadık yerde vurdu. Bu vurulan takımın da tüm sezonu namağlup götüren Fenerbahçe olması durumu daha da ironikleştirdi. Seda'nın sakatlığı, Ze Roberto'nun akıl tutulmaları eşliğinde Fenerbahçe en büyük favorisi olduğu ligi tek maçta aldığı mağlubiyetle bir anda kapatıverdi. Sistemin saçmalıklarına değineceğim ancak Fenerbahçe yönetiminde ilgili kişilerin koca sezon susup şimdi Federasyon'a veryansın etmeleri günah çıkarmalarına yetmiyor.

Geçen yaza dönelim. Bu sistem planlandığı sırada sponsoruyla yolları ayıran, üstüne futboldaki kaosla sarsılan bir Fenerbahçe vardı. Bunlar bir nebze anlaşılabilir şeyler fakat koca kulüpte herkes sponsorla, başkanın davasıyla mesai harcamıyordu herhalde? Bu takımın bağlı olduğu bir şube var. Şubeden bir tane Allah'ın kulunun şu statüye dönüp iki kelam etmemesi, Federasyona ne yapıyorsunuz siz dememesi akıl alır gibi değil. O sırada sponsor peşinde koşmaları, takımın durumunun belirsizliği birer mazeret değil. Sezon açıldığında oyuncuları toplayıp her şey yoluna girecek, siz normal şekilde devam edin diyebilen, yabancıları kalmaya ikna edebilen birileri vardıysa bununla da ilgilenecek adam bulunurdu. O yüzden Dinçay'ın şimdi Federasyon'u eleştirmesinin samimiyeti daha da ötesinde kıymet-i harbiyesi yok. Federasyon'dan kimsenin Dinçay'ın sözlerini okuduğunu bile sanmıyorum.

Fenerbahçe sponsorunu bulup şubede işleri yoluna koyduktan sonra da statü zaten arada kaynadı. Şubedekiler o sırada çok meşguldüler durumu idrak edemediler diyelim ama aradan aylar geçmiş kimse oturup ya bu play-off sistemi nereye götürüyor bizi, biz ne yapabiliriz diye düşünmemiş mi merak ediyorum. Şimdi tam tarihi hatırlamıyorum ama Fenerbasket'e bir post atmıştım Ocak ayıydı sanırım. Bu sistem lideri tuzağa götürüyor, ligi lider bitirmeye kasmaktansa iki veya üçe oynamak takım için çok daha mantıklı olacak minvalinde bir şeyler yazmıştım. Fenerbahçe madem statüyü değiştiremiyordu o zaman kendisi için en makul yolu belirlemek yine takımın elindeydi. Etik olarak yanlış görünebilir ancak sistemin kendisinin yanında gayet masum kalırdı.

İşin teknik taktik tarafı da ayrı bir komedi. Seda'nın sakatlık geçirmediği tek bir sezon bile yokken onun yedeği olarak Yağmur'a güvenmek baştan bir strateji hatasıydı. Hadi bu hatayı bir kere yaptınız ve iş işten geçene kadar da fark edemediniz. Peki final maçında Ze ve teknik heyetin takımın 4 set boyunca sahada 5 kişi oynamasını öylece izlemesine ne bahane bulmalı bilemiyorum. Fenerbahçe her şeye rağmen maçı oradan döndürebilecek bir formulasyonu mevcut kadro içinden bulabilirdi. Yağmur'un etkisizliğini görerek Duygu'yu çapraza çekebilirlerdi. En azından blokta yine yüksek kalırdı takım. Daha önce defalarca smaçör oynamış Eda'yı 4 e çekip manşet aldırmadan oynatabilir, ortayı da İpek-Duygu'yla kapatabilirdiniz. Seda sakatlandığı anda zaten çaprazı tamamen gözden çıkarmış bir takım için alınamayacak riskler değildi bunlar. Sokolova yerine Tom'u sırf servis için oyuna alıp en azından orada bir ivme yakalamayı deneyebilirdiniz. Hadi bunların hiçbirini yapmadınız kaybedileceği daha 10. sayıda belli olmuş 4. sette pasör ve smaçörleri kenara alıp dinlendirmemesine ne demeli Ze'nin bilemiyorum. Yani denenebilecek çok şey vardı fakat Fenerbahçe'nin kenar yönetimi maçı çevirmek için hiçbir şey yapmadı. Artık toplu akıl tutulması mı yaşandı biterse bitsin rahatlığı mı vardı bilemiyorum. Normal bir Ze'nin bu maçta olay falan çıkarması gerekirdi ama herkesten daha rahat izledi maçı. Bunu da nasılsa CL'yi kazandık ne gerek var lige rahatlığına bağlıyorum. Muhtemelen 3 gün 3 gündür deyip Brezilya'ya erkenden gitmek istedi bilemeyiz ve hiçbir zaman da bilemeyeceğiz.

Federasyon'un Play-Off saçmalığına gelirsek. Lafı çok uzatmaya gerek yok. Bizimle aynı seviyedeki İtalya'ya bakmak bile yeterli. Bu adamlar araya bir de Dünya Kupası sıkıştırıp kupaydı, ligdi, Play-Off'tu hiçbir şeyin statüsünü değiştirmeden sezonu planladılar ve şu an 5 maç üzerinden final oynatıyorlar. Onların da takımları CEV'de son ana kadar vardı. Birebir aynı yoğunluk ama yapmak istedikten sonra yapılıyor demek ki. İlla saçma sapan şeyleri denemeye gerek yokmuş.

Bizim Federasyon ne yaptı peki. Hafta hafta program açıkladı sonra kendi açıkladığı programı son dakikada değiştirdi. Ortada bir plan program olmadığı o kadar belli ki 3 gün sonra Şampiyonlar Ligi'nde F4 oynayacak takıma yarın Türkiye Kupası'nda finalleri oynatalım mı diye soruyorlar. Federasyonun zaman yetmedi o yüzden böyle akıllara zarar bir sistem geliştirdik bahanesiyse safsatadan ibaret. İtalyanlar bunu yapabiliyorsa sen de yapabilirsin. Yapamıyorsan demek ki yetersiz adamlar o koltukları işgal ediyor.

Sezon içerisinde Gençler Ligi yüzünden ligi 2 hafta tatil eden Zimbabwe Voleybol Federasyonu değildi herhalde. Allahaşkına hangi spor branşında genç takımlar A takımların önüne geçiriliyor? 12 ayda o turnuvayı düzenleyecek başka zaman dilimi mi yok da tutup ligin tek günü bile önemli takviminden 2 hafta çalınıyor? Dahası gençler ligi için A takımların maçları niye duruyor? Salon mu yok, hakem mi yetmiyor? Bizi kaale alıp cevap veren olmayacak tabi ki ama bunlar kafa kurcalayan şeyler.

Geçen sene Türkiye Kupası'nı yangından mal kaçırır gibi tek maç üzerinden oynatan Federasyon bu yıl çeyrek finalleri çift maça çıkardı. Takvimin sıkışacağı ayan beyan ortadayken bu garip değişikliğin de bir izahı yok. Mayıs ayı gibi ne hoca ne yabancı oyuncuların olacağı, tüm takımların ununu eleyip eleğini astığı bir zaman diliminde turnuva yapmaya kalkışmak sonra kulüpler rest çekince de tehditler savurmak şaka gibi.

Federasyon 4-5 sene önce 4 takımla çift devre usulü bir sistem uyguluyordu. O sistem de denenebilirdi pekala. Hatta bu yıl finalin 3 maça uzayacağını varsaysaydık o sistem bundan daha kısa sürecekti. Ondan sonra da sanmıyorum ki bir kulüp çıkıp hakkımız yendi desin veya insanlar şampiyon olan takımı sorgulasın.

Tüm her şeyi bir kenara koysak dahi mevcut Play-Off sisteminin takvimle, zamansızlıkla bahane edilebilecek, akılla izanla savunulacak en ufak bir noktasını bulmak zor. Federasyon bu kaosu kendi eliyle oluşturdu. Voleybolun ülkede popülaritesi yok denecek kadar az. Seyirci baskısı diye bir şey yok haliyle. Eleştiri yapacak muhalefet veya basın diye bir şeyin de var olmadığı böyle bir ortamda Federasyon saçmalama hakkını sınırsızca kullandı. Burada x in hakkı yenmiş ya da y ninki bunlar sadece detay. Federasyon açısından değişen bir şey yok. Zira lig, kupa kısacası kulüplerle ilgili her şey tamamiyle milli takıma odaklanmış Federasyon için yalnızca bir angaryadan ibaret. Karabıyık elinden gelse ligi hiç oynatmayıp oyuncuları 12 ay milli takım kampına alacak derecede umursamaz bir tavır içinde kulüplere karşı. Voleybolda tekeri döndüren, bütün hamallığını çeken kulüpler de kendi ufak hesaplarının peşinde koşmak yerine resmin tamamında nasıl sömürüldüklerinin farkına varıp ortak bir tavır gösterene dek de bu saltanat ve çiftlik düzeni devam eder. 

21 Mayıs 2011 Cumartesi

20 Mayıs 2011 Cuma

Seda ve Milli Takım Sorunsalı


Bu aralar voleybol gündeminde ilk sırayı transferler işgal ediyor ancak benim değineceğim konu bu değil. Son dönemde performansından çok sakatlıklarıyla konuşulan Seda Tokatlıoğlu ve Milli Takım ekseninde bazı şeyleri tartışmak gerektiğini düşünüyorum.

Federasyon’un pek geri adım atacakmış gibi durmadığı son yabancı kısıtlamasından sonra Türk oyuncuların kıymete bindiği aşikar. Seda da MVP olarak kapattığı 2009’dan bu yana bir türlü kendine gelemese de şu anda piyasadaki en önemli oyunculardan biri. Seda’nın birkaç yıldır süregelen bir sakatlık problemi var gördüğümüz üzere. Fenerbahçe’deki 6 sezonunda sakatlık yaşamadığı bir yıl olmadı ama son 2 sezonda bu sakatlıklar artık kronik hale gelmeye ve kariyerini ciddi şekilde tehdit etmeye başladı. Şahsen ben şu halde olmasında Fenerbahçe’den çok Federasyon’un payı olduğunu düşünüyorum. 2009'da ligin bitimiyle çoğu oyuncu gibi dinlenemeden katıldığı milli takım kampında başlayan sakatlığı ertesi sezona geç girmesine yol açtı. Geçtiğimiz sezonun sonunda dinlendirilmesi gerekirken Fenerbahçe’nin yoğun muhalefetine rağmen yine milli takım kampına alındı ve tedaviyle geçirmesi gereken yaz sezonunu oradan oraya gezerek geçirmek durumunda kaldı. Milli takıma bu süreçte pek bir katkısı olmadığı gibi sakatlığının ilerlemesiyle bir kez daha kış sezonuna geç girdi. Bu son sezondaysa Fenerbahçe kendisinden doğru dürüst faydalanamadı bile. Bu yıl da milli takım kampına alınmaması için bu kez çok daha güçlü bir muhalefet yapılıyor Fenerbahçe tarafından. Milli takım kadroları açıklanmadı ama bildiğim kadarıyla Seda şu anda kampta değil. Seda’nın bu sakatlık sendromundan yakayı kurtaramadığı sürece Fenerbahçe’de veya x bir takımda oynamasının bir esprisi yok. Fenerbahçe Seda’yı minimum yıpranmayla kullanmaya çalıştığı halde verim alamazken birinci çapraz olarak gideceği bir takımda ne kadar etkili bir performans sağlayabileceği tartışılır. Oyununda büyük bir gelişim olacağını zannedenler Seda’nın tek çapraz rolünde üzerine binmesi muhtemel yükle sakatlık ve performansının çok daha kötü bir noktaya kayacağının farkında değiller sanırım.

Seda’nın son iki sezonda performans açısından tavan yaptığı maç sayısı bir elin parmağını bulmuyor. Çoğu kişi bunu 4 oynatılmasına bağlıyor ki benim de katıldığım bir görüş bu ancak Fenerbahçe Seda’dan tam randıman alabileceğini bilse herhalde tutup da şu ortamda yabancı çapraz transfer etmez. Zaten Seda milli takımda da Neslihan’ın hamilelik dönemi dışında pek çapraz oynama fırsatı bulamadı. Burada da teknik ve fiziksel yapısına ters bir şekilde kullanılmaya çalışılıyor. 

Seda gibi oyuncular ortalama 15 yaşından itibaren aşırı yoğun bir trafiğin içerisine sokuluyorlar. 12 ayın 5 sezonu kulüp, 6,5 ayı da milli takım kamplarında geçen çok uzun yıllar söz konusu. Bazı oyuncuların bünyeleri bu duruma çok fazla tepki vermese de Seda ve benzer oyuncularda nükseden fiziksel yıpranmayı görmemek mümkün değil. Federasyon’un oyuncuları makineye çeviren bu düzenine kulüplerin ses çıkarabilmesi pek kolay olmuyor haliyle. Bu konuda en muhalif kulüp olan Fenerbahçe 2 yıl önce Eda Erdem yüzünden de Federasyon’la papaz olmuştu. TVF’nin artık takvimde biraz boşluk açması ve hem oyuncuları hem kulüpleri rahatlatacak bir düzenlemeye gitmesi gerekiyor. Zaten final four'una ev sahipliği yaptığımız halde Avrupa’nın dört bir yanında sonucu hiçbir şeye etki etmeyecek onlarca eleme maçı oynadığımız bir Avrupa ligi saçmalığı var mesela. Takımın bir arada oynama alışkanlığı kazanması tabi ki önemli bir mevzu ama zaten sezonun darlığı nedeniyle aşırı sıkıştırılmış bir takvimden çıkan oyunculara 10 günlük bir izin verip asıl amaç olan 6 ay sonraki turnuva için haydi kampa demenin ve Evliya Çelebi misali oradan oraya koşturtmanın mantıklı bir tarafı yok. Bu sezonki yaz takvimi önceki yıllara kıyasla gene rahat sayılır aslında ancak araya Akdeniz Oyunları falan girdiğinde iş içinden çıkılmaz hale geliyor. Federasyon aynı anda 2-3 A Milli Takım kurup eş zamanlı maçlara çıkarıyor. Federasyon’un bu tutumu yaz sezonunun bitiminde ara verilmeden başlayan kulüp sezonunda bu kez ulusal takıma çok oyuncu gönderen kulüpleri vuruyor.  Bu sezonun başındaki Süper Kupa maçını bir hatırlayalım. Oyuncuların bir arada antrenman bile yapmadan, yabancıların uçaktan inip maça çıktığı, antrenörlerin bile gelemediği komedi bir organizasyon vardı.  

Yukarıda belirttiğim gibi bu durum sadece A takım seviyesi için geçerli değil. Avrupa Şampiyonu yıldızların takvimine de bir bakın. Bu çocuklar daha aldıkları madalyaları odalarına asamadan yollara düşmüş vaziyetteler. Tabi ki tek suç Federasyon’da değil. Uluslararası takvimi Japonya merkezli hazırlayan FIVB ve onun uydusu CEV’in de kıyıya köşeye yerleştirdiği bir dolu lüzumsuz turnuvayla bu arap saçı takvimin oluşumunda inkar edilemez bir payları var. Fakat Federasyon’un yerli oyuncuları bu kadar düşünüyorlarsa en azından gereksiz turnuvalara katılımı minimuma indirerek ve kamp dönemlerinden biraz feragat ederek oyunculara bir nefes aldırması en az 2+1 kadar herkesin yararına olacaktır.

Oyuncu İstatistikleri #1 Selime İlyasoğlu - Polen Uslupehlivan

İki genç oyuncunun son iki sezona ait istatistikleri.
(2009-10 sezonunda play-off maçları dahil edilmemiştir.)

Toplam İstatistikler

Set Başına İstatistikler

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Bu topraklardan bir efsane geçti...


Günümüz takım sporlarında en aranan oyuncu profili ecnebinin all-around player dediği, oyunun her alanında etkinlik sağlayabilen sporcu tipidir. Voleybol için de durum farklı değil. Voleybolun geçirdiği evrimle beraber bu tarz bir görev üstlenebilecek tek bir pozisyon var aslında. Klasik bir voleybol takımında bir pasörden blok ve defans yapmasını bekleyebilirsiniz ama manşet alması söz konusu olamaz. Pasör çaprazından da oyun kurması veya manşet alması beklenmez. Orta oyuncularda da durum farklı değil. Libero zaten tümüyle tek yönlü bir pozisyon. Geriye 4 numara adı verilen köşe oyuncuları kalıyor. Takımın ağır işçisi olma ve her işe koşturan çok fonksiyonlu yazıcı durumu voleybol için bu 4 numara oyuncularının sırtında. Fiziksel gücün gittikçe ön plana çıktığı ve oyuncuların ağırlıkla oyunun belli yönlerinde uzmanlaştığı voleybolda bu tip oyuncuları yetiştirmek de epey zorlaştığından sayıları çok fazla değil.

Natasa Osmokroviç yukarıda tanımı yapılan oyuncu profilinin Dünya voleybolundaki en önemli isimlerinden biri. Blok, hücum, manşet, defans, servis gibi oyunun her alanında var olabilen ve bunları yaparken belli bir standardın üstüne çıkabilen bir oyuncu. Tüm bunların yanında oyun zekası ve liderlik vasıfları da onu daha da kıymetli bir oyuncu haline getiriyor.

Geçtiğimiz yıl Fenerbahçe Acıbadem’e İtalya’daki son sezon performansıyla belki de Dünyanın en iyi 4 numarası olarak geldi. Arkasından Novaralıları ağlatarak. İlk sezonunda yaptıkları için söylenecek çok şey var. Gamova gibi isimlerin bile bacaklarının titrediği Şampiyonlar Ligi F4’ünde, Fenerbahçeli oyuncuların maçı kaybettik diye yere çökmek üzere olduğu bir anda Ravva’ya yaptığı ve Dünya voleybol tarihine geçen efsane tekli bloğuyla maçı döndürüşü, ardından tüm takımın pasifize olduğu finalde Bergamo’ya tek başına direnişi ve maçı tie-break’e götüren inanılmaz performansı. Sezon boyunca yanında doğru dürüst bir manşetçi olmadan takımın servis karşılama yükünü çekmesi ve sanki hiç servis karşılamayan bir çaprazmış gibi çıkardığı müthiş hücum istatistikleriyle Fenerbahçe Acıbadem’in 3 kupalı sezonunun baş kahramanıydı. Özellikle geçen sezonki kupa ve lig finallerinde Vakıfbank tarafından servis bombardımanına tutulmasına rağmen hücumda sergilediği performansı tarif edecek kelimeler bulmak güç. Federasyon tarafından final serisinde ödüle layık görülmese de hep arkasında durduğum bir görüşüm var geçen sezonla ilgili. Eğer Osmokroviç Fenerbahçe Acıbadem’de değil de Vakıfbank veya Eczacıbaşı’nda olsaydı Fenerbahçe’nin o kadro yapısıyla tek bir kupa alması bile mucize olurdu. Geçen sezonun genelinde insanlar en büyük krediyi Gamova’ya verseler de bu oyunu bilenler için Osmokroviç sahadaki varlığıyla en kritik maçlarda bile dengeleri takımının lehine bozan asıl isimdi.

Bu yıl onun için işler çok iyi gitmedi. Yanında bu kez kendisi gibi all-around bir oyuncu vardı ancak Fenerbahçe’de sezonun daha ortası gelmeden ortaya çıkan kaotik oyun, rotasyon problemleri, takım olamama ve nihayetinde F4’teki dibe vuruş tüm takım gibi onu da etkiledi. Sezonun büyük kısmında sakatlığıyla da uğraşmak zorunda kaldı. Sakatlıkla birleşen yaş etkeni de bu ağır tempoya ayak uyduramamasına ve standartlarının altında bir sezon geçirmesine neden oldu. Sonuç olarak Fenerbahçe hem bu performansı hem de kapıya dayanan yabancı kısıtlaması gibi sorunlar yüzünden Sokolova ve onun arasında bir tercih yapmak zorundaydı. Tercih Sokolova oldu göründüğü kadarıyla. Osmokroviç’in isteyerek gitmediğini anlamak için zeka küpü olmaya gerek yok. Finaller hatta ödül seremonisi ve şampiyonluk sonrası çıktığı programlarda da hep buruk bir yüzle oturdu.

Son sezonundaki performansı nasıl olursa olsun, nereye giderse gitsin Natasa Osmokroviç bu topraklara gelmiş en büyük ve önemli sporculardan biri olarak adını Türk spor tarihine yazdırmıştır. Ben kendi adıma böyle bir ismi kanlı canlı görebildiğim için kendimi şanslı hissediyorum. Gönül isterdi ki onu iki yıldır final fourda gözyaşlarını dökerken değil, kupayı kaldırırken izleyebilseydik. Bu ülkede değişik branşlarda çok yabancı sporcu gördük hak ettiğinden fazla kazanan ve saygı gören. Osmokroviç oyun kalitesinden öte karakteri, sahadaki duruşu ve takımına kattıklarıyla spora gönül verdiği renklerin dışından bakabilen her sporsever için gıpta edilecek bir oyuncu. Fenerbahçe kulübü bu büyük ismi nasıl uğurlar bilemiyorum şu ana dek resmi kanallardan herhangi bir açıklama yapılmadı ama eğer Ankaragücü maçında Şükrü Saraçoğlu çimlerine ayak basarsa Fenerbahçe taraftarı Osmokroviç’e olan minnet borcunu hak ettiği bir vedayla karşılık vererek ödemeli.

Yolun açık olsun Nati, yaşattığın her şey için teşekkürler.

Fenerbahçe Acıbadem 2010-11 Sezonu İstatistikleri



Fenerbahçe Acıbadem'in Aroma Bayanlar Voleybol Ligi 2010-11 sezonuna ait istatistikleri.

Toplam İstatistikler: 

Set Başına İstatistikler:  

10 Mayıs 2011 Salı

Türk Voleybol Basını

  

Hürriyet'in bugünkü spor sayfasından bir alıntı. Gamova'yı basketbolcu yapanları da gördük tabi ki buna da şükür. Orta paragrafı şaka gibi olan maç yorumunu daha iyi okumak için resme tıklayıp büyütebilirsiniz. Aşağıda da Fenerbahçe'nin bu maçtaki servis karşılama istatistiklerine göz atabilirsiniz.

Seride erken sona doğru: Fenerbahçe 3 Vakıfbank 0



Son 1.5 yıldaki 14. Fenerbahçe-Vakıfbank randevusu Ze Roberto’nun pek de beklenmeyen kadro açılımıyla daha başlamadan ilk sürprizini yaptı. Seda’nın yine nükseden sakatlık problemiyle birlikte Fürst’e tribün yolu gözükürken Kasia aylar sonra ilk defa önemli bir maçta kendini ilk altıda buluverdi. Sezon daha yarılanmadan ilk altıdan kesik yiyen Nihan da uzun bir aradan sonra libero olarak kadrodaydı. İpek de yanılmıyorsam bu sezon ilk defa ciddi bir maçta ilk altıda boy gösterdi.

İlk altının yarısını değiştiren Ze Roberto’nun aksine Guidetti yine her zamanki takımıyla maça başladı. Açıkçası serinin tam ortasında böylesine radikal bir değişiklik çok da tercih edilecek bir şey değil özellikle de iplerin sizin elinize geçtiği ve karşı tarafın hamle yapmasının beklendiği bir anda ancak Ze’nin maç sonu açıklamasından da anlaşıldığı kadarıyla en azından Songül-Nihan dışındaki değişiklikler tercihten çok bir zorunluluk olmuş.

Fenerbahçe maça yine gergin girer gibi gözüktü. Özellikle Naz’ın bu ilk bölümde Sokolova’yı oyundan düşüren kötü oyunu vardı. Ancak bu gergin girişe rağmen Fenerbahçe çok çabuk toparlanırken Vakıfbank hala Cuma gününde kalmış gibiydi. İlk maça oranla çok daha istikrarlı servisler atan sarı-lacivertlilere karşın Vakıfbank’ın manşetleri çok fazla bozulmadı belki fakat yüksek yüzdeli servis karşılamaya rağmen Vakıf’ın bugün hiç gününde olmayan pasörleri hücumda bir türlü ritm tutturamamalarının ana nedeniydi. Tam tersine berbat servis karşılayan Fenerbahçe’deyse Kasia’nın oynayacağı tutunca Vakıf’ın savunması da bir yere kadar dayanabildi. Fenerbahçe set sonunu minimum hatayla bitirerek 1-0 öne geçti.

İkinci set de Fenerbahçe’nin sıfır gerginlikle başlaması dışında ilk setin karbon kopyası gibiydi. Fener iyi servis atıyor, Vakıfbank da iyi servis karşılıyordu ama Vakıfbank bir türlü hücumda dengeyi kuramadı. Guidetti’nin pasör değişiklikleri de durumu kurtaramadı. Kötü manşete rağmen blok ve savunması iyice oturan Fenerbahçe karşısında git gide oyun karakterinin dışına çıkan Vakıfbank’ta Gözde’nin sakatlığıyla maç iyice çevirilemez noktaya kaymaya başladı.

Maçın son seti için de yine aynı şeyleri yazacağım. Fenerbahçe kötü manşetlerini servis, blok, savunma ve hücumdaki performansıyla tolere ederken, Vakıfbank setin hiçbir bölümünde geri dönebilecek bir izlenim veremedi. Bu sezon başındaki Süper Kupa maçı hariç hiçbir maçta bu takımı bu kadar tepkisiz görmedim diyebilirim. Guidetti bile bir yerden sonra artık maçı falan bıraktı. Fenerbahçe de savunma ve blok konsantrasyonunu hiç düşürmeden güle oynaya seride 2-0’ı yakaladı.

Maçın geneli itibariyle Vakıfbank belirttiğim gibi bu sezonun en tuhaf performanslarından birini gösterdi. Oyunun tamamı Fenerbahçe’nin kontrolünde geçerken Vakıfbank ancak Fenerbahçe izin verdiği kadar rakibine yaklaşabildi. Fenerbahçe de hiçbir zaman Vakıf’ın bir seri tutturmasına ve havaya girmesine izin vermeden maçın direksiyonunda kaldı.

Fenerbahçe’nin yine lise takımı seviyesinde servis karşıladığı bir günde oyuna kötü girmesine rağmen çabuk toparlanan Naz’ın performansı dikkat çekici. Sağdan soldan çevirmekle uğraştığı topları bir şekilde hücum opsiyonuna çevirmeyi başardığı gibi arka alandaki savunmasıyla da bugün çok kritik toplar çıkardı. Tabi burada Kasia’dan da bahsetmek gerekiyor. Ortası olmayan Polonyalı bugün zirve performanslarından birine imza attı ve aksi olsa hem Ze Roberto hem de kendisi açısından çok büyük eleştiriler alacağı bir maçı MVP lik bir performansla bitirdi. Diğer iki smaçörün hücumda pek ortada gözükmemesi bu performansı daha da değerli kılıyor haliyle. Maça iyi konsantre olmuş Eda ve İpek’in de aldıkları toplardaki yüksek yüzdeleri hücumda hayalet gibi gezen Nati ve Sokolova’ya pek ihtiyaç duyulmamasında en önemli etkenlerdi. Bu iki oyuncu manşet ve hücumda sırıtsalar bile savunma performansları takımın geneli gibi gayet iyiydi. Bir türlü çabuk setler kuramayan Vakıfbank’a karşı İpek ve Eda bu sezonun en efektif maçlarını çıkardılar. Artık liberoluğu unuttuğunu düşünmeye başladığım Nihan manşetlerde yine bildiğimiz Nihan’dı hatta belki de daha kötü ancak Songül’ün bir türlü beceremediği savunma aksiyonlarında her topa atlayarak alıştığımız performansını ve farkını ortaya koydu. İlk maçtaki gibi üçlü blokların yanına çok iyi bir arka alan savunması da eklenince Fenerbahçe için sezonun en rahat galibiyetlerinden biri geldi. 

Vakıfbank cephesi hala daha ilk maçın şokundan çıkamamış sanırım. Kaybedilmesi durumunda telafisi çok zor bir maçta bir türlü oyuna ortak olamadılar. Fenerbahçe’nin çok iyi servisleri karşısında manşet ve savunmada çökmediler belki ama oyunun diğer alanlarında hep bir iki adım geride kaldılar. Pasörler felaket bir günlerindeydiler. Hakemin çaldıklarının yanında bir o kadar da çalmadığı hatalı pas çıktı Nilay-Özge ikilisinden. Gayet iyi manşet getiren bir takımda temiz çıkardıkları toplarda da tercihleri iyi değildi. Önceki maçın tie break setinde çok iyi gelen manşetlere rağmen kaybettikleri senaryoya benzer şekilde bir maç çıkardılar. Sene başından beri her şartta hücum eden ikiz kuleler de maç ilerledikçe fişi çekmek zorunda kaldılar. Özellikle Nikoliç hemen her tur karşısına dikilen Eda-Naz bloğuna karşı bir yere kadar dayanabildi. Eczacı serisinde kritik işler yapan Bahar’ın final serisindeki tutukluğu da işleri gittikçe zorlaştırıyor. Takımın genelinin aksine final serisinde aynı standardıyla devam eden tek isimse Gizem. Bugün savunması bir yana manşet yüzdeleriyle oha dedirtti.

Vakıfbank’ın buradan seriyi çevirmesi için artık kendilerinden çok Fenerbahçe’nin anormal şeyler yapması gerekiyor. Maçlar arası süre de azaldıkça yorgunluk Fenerbahçe’ye göre çok daha vurucu bir etki yapacaktır Vakıfbank’a. Gözde’nin de muhtemelen sezonu kapattığını düşünürsek şampiyonluk onlar için Kaf Dağının ardında gibi bir hal aldı. Bundan önceki maçlara tam bir sinir stres topu gibi çıkan Fenerbahçeli oyuncular da çok daha rahatlamış durumdalar. Çarşamba günü moral ve motivasyonu maksimuma ulaşmış Fenerbahçe rakibinin ayağa kalkmasına izin vermeden son darbeyi vurmak isteyecektir. Vakıfbank için olmak ya da olmamak maçında işleri gerçekten zor. Bu sezon inatçılığıyla nam salan takımın bütün enerjisi ilk maçın kaybedilmesiyle bitmiş gibi. Guidetti’nin sürebileceği koz da kalmamış durumda. Yapabileceği tüm hamleleri yaptığı gibi önemli bir taşını da kaybetti. Şahsen tuhaf işler olmazsa bu seri Çarşamba günü noktalanacaktır diye tahmin ediyorum.

Bu arada maç raporunda Vakıfbank'ın ilk iki sete servis atarak girdiği görünüyor ancak maça servis atarak başlayan taraf Fenerbahçe'ydi. Bunu da belirterek yazıyı noktalayalım.

5 Mayıs 2011 Perşembe

Rakamlarla Fenerbahçe Acıbadem vs. Vakıfbank Güneş Sigorta TT




Yarın başlayacak final serisi öncesi iki takımın bu sezon oynadığı 5 maçın istatistiklerine kabaca bir göz atalım istedim. Tabi öncelikle bu istatistiklerin tamamen Federasyon ve CEV'in sağladığı maç raporlarından alındığını ve özellikle Federasyon'un raporlarında çapraz eşleşme yapılmadığı için bazı rakamların (blok sayıları gibi) tutmadığını da belirtmem gerek. Bu da iki takımın istatistikçilerinin aynı pozisyonlardaki farklı yorumlarından kaynaklanıyor. Fenerbahçe'nin çok farklı kadro kombinasyonları denemesi nedeniyle kimin ne yaptığını anlamak Vakıfbank'a göre daha zor. Yine de genel bir profil çıkartması açısından faydası olur sanıyorum. Resimlerin büyük hali için üzerlerine tıklamanız yeterli.

İlk olarak iki takımın genel rakamlarına bakalım.


Bu tabloda ilk göze çarpan şey Vakıfbank'ın yaptığı hata sayısının fazlalığı. Aradaki farkı oluşturan en büyük iki etken servis ve hücum hataları olmuş. Bunun dışında iki takımın diğer istatistikleri birbirine yakın.

Fenerbahçe Acıbadem Toplam Bireysel İstastistikler:


Fenerbahçe Acıbadem Set Başına Bireysel İstatistikler:




Vakıfbank Güneş Sigorta TT Toplam Bireysel İstatistikler:


Vakıfbank Güneş Sigorta TT Set Başına İstatistikler:



İki takımın bireysel istatistiklerine baktığımızda ilk söylenmesi gereken şey kadro istikrarı. Fenerbahçe rakibiyle bu sezon oynadığı 5 maçta 3 farklı ilk altıyla (tabi aslında ilk altı yerine maça başlayan yedi kişi demeliyiz buna) sahaya çıkmış ve sadece Eda, Nati ve Sokolova bu ilk altıda yer bulabilmiş. Vakıfbank'sa 5 maça da aynı kadroyla çıkmış. Fenerbahçe'de 5 maçın tümünde şans bulan oyuncu sayısı 5 ken, Vakıfbank'ta 9 oyuncu 5 maçta da oynamış.

Bu kadro sirkülasyonunun doğal sonucu olarak Fenerbahçe'de sayı dağılımı biraz daha dengeli görünüyor. Ortaların hücumda daha fazla pay aldığını görsek de iki takımın genel hücum karakteristiğinde köşeler çok ağır basıyor. Ortalar kağıt üzerinde pek janjanlı dursa da iki takımın oyun sistemi içerisinde kaybolup gidiyorlar.

Takımların manşet yüzdeleri çok kötü olmamasına rağmen hücum yüzdeleri son derece düşük. Bu durum takımların iyi hücum edememesinden mi yoksa savunma ve blokta çok etkin olmalarından mı kaynaklanmış karar vermek zor. Her ikisi de aynı oranda etkin bana kalırsa.

İki takım da iyi servis atarken, servis karşılamada sorunlar yaşıyorlar. Fenerbahçe'de üzerine istikrarlı servis geldiği anlarda libero Songül, Vakıfbank'taysa Nikoliç genel olarak manşetteki zayıf halkalar. Vakıfbank kimi zaman arka alanı tamamen iki manşetçiyle kapatırken, Fenerbahçe sabit üç manşetçi kullanıyor. Vakıfbank'ın cepte bir de Güldeniz opsiyonu mevcut. Fenerbahçe'nin son dönemde servis için oyuna aldığı Nihan'ı setin geri kalan kısımlarında arkada sabit tutup liberoyla değiştirmeme gibi bir taktik anlayış benimsediğini görüyoruz. En azından benim izlediğim bölümlerde bunun takıma çok bir artısı olduğunu söyleyemem. Smaçör yedekleme konusunda büyük bir sorun yaşayan Fenerbahçe'de Nati-Sokolova ikilisinin aynı anda kötü gününde olması durumunda Fenerbahçe'yi maç kaybetmekten ancak bir mucize kurtarabilir. Tabi bu ikisi günündeyse Vakıfbank'ın nasıl cevap verebileceği ayrı bir soru işareti.

Fenerbahçe hücumda daha fazla alternatife sahip ve topa vurabilecek çok isim var ancak Vakıfbank'ın elindeki silahlar sayısal olarak az olsa da bitiricilik açısından Fenerbahçe'den daha iyi. Fenerbahçe'nin köşe oyuncuları ilk topları öldürmede ciddi sorunlar yaşıyor ve uzun rallilerde karşıdaki takım Vakıfbank gibi mobilitesi yüksek bir savunmaya ve nokta vuruş yapan smaçörlere sahipse genelde ralliyi kaybeden taraf Fenerbahçe oluyor. Vakıfbank'taysa ikinci baharını yaşayan Glinka normalde hücum edilmeyeceği varsayılan, hatta bloğun bile çıkmadığı toplardan sayı alıyor ki Eczacıbaşı serisinde dönem dönem %100 lere varan bir atak ortalaması tutturdu. Nikoliç'in son dönemde biraz dengesizleşen formuna karşın o da Fenerbahçe'nin durdurmakta zorlanacağı bir isim olacak. Fenerbahçe'de özellikle oynaması durumunda Seda'nın ne yapıp yapamayacağı çok önemli. Fenerbahçe'de diğer iki smaçörün genel anlamda üzerine binecek yükü düşünürsek Seda'nın alacağı sorumluluk Fenerbahçe'yi hücumda rahatlatacaktır. Eğer Pesaro maçındakine yakın bir çizgi tutturursa iki takım arasındaki dengeleri derinden etkileyebilir.

Orta oyuncular açısından ilginç eşleşmeler olacak. Fenerbahçe'nin son dönemde çok eleştirilen orta oyuncularının Vakıfbank'ınkilere oranla set başına biraz daha iyi blok rakamları tutturduğunu görüyoruz. Her iki takım da 3 farklı orta oyuncu denemiş ve Fenerbahçe'nin ortaları set başına ortalama 2,5/2 lik bir üstünlük yakalamış. Seride görev alması muhtemel 6 orta içerisinde Poljak şu anda form durumu ve genel kalite itibariyle hepsinin bir sınıf üzerinde. Fenerbahçe'de bu sezon tribüne gidip gelmekten bir türlü verim alınamayan Fürst'ün durumu da kocaman bir soru işareti. Yerli blokörlerse birbirini nörtlüyor diyebilirim. Maç içerisinde bile çok fazla git gel yaşayan Eda-Bahar ikilisinin ne zaman nasıl bir maç çıkaracağı belirsiz. Artık gününde olan takımı için daha faydalı olur herhalde.  

Vakıfbank oyun içinde sık sık pasör değiştirirken Fenerbahçe şu an için tek pasörle maçları götürüyor. Vakıfbank'ta Nilay'ın ön tarafta olduğu anlar blok gücünü düşürebilirken Fenerbahçe'de Naz'ın önde olduğu bölümler tam tersi bir etki oluşturuyor. Pasörlerin son maçlardaki durumuna bakarsak özellikle ortaları oyuna sokmakta ciddi sorunlar yaşadıklarını söyleyebiliriz.

İki takımın liberolarına bakıldığındaysa her anlamda Gizem'in bariz bir üstünlüğü mevcut. Çok fazla konuşmaya gerek olduğunu sanmıyorum.

İki takımın genel oyun karakteristiği en azından birbirleriyle oynadıkları maçlarda tutturdukları istatistikler birbirine çok yakın. Önümüzdeki final serisi de benzer seyirde oynanırsa özellikle bireysel hataları minimuma indiren taraf seriyi götürecektir. Şampiyonlar Ligi'ni rakibine kaybeden ve bunun getireceği ekstra bir motivasyonla oynaması beklenen Fenerbahçe'de son dönem itibariyle Sokolova-Naz ikilisi bu seride kendi takımları adına en belirleyici isimler olacaklardır. Rakibine oranla ciddi bir kadro istikrarına sahip olan Vakıfbank'ınsa sezonun ortasına göre düşen bir form grafiği var. Özellikle pasörler üzerinde çok fazla değişiklik yapılması (ki bazen ortada bir neden bile görmek mümkün olmuyor) ve Nikoliç'i saklamak için sıkça başvurdukları iki kişiyle tüm arka alanı kapatma tercihlerinin çok ciddi sorun çıkaracağını düşünüyorum. 

Fenerbahçe'nin bu sezon rakibine anormal şekilde kaybettiği iki maçta da özellikle tie-break setlerindeki kırılma anlarında rakibine ayak uyduramaması en büyük etken olmuştu. Son Eczacı serisinde de görüldüğü gibi Vakıfbank'ın oyundan hiç düşmemesini sağlayan sürekli bir arada oynama alışkanlığı Fenerbahçe (ve tabi Eczacıbaşı) için sezon boyunca tam tersi bir etken oldu. Katar sonrası peşpeşe oynanan iki maça top antrenmanı bile yapmadan çıkan takımın son dönemde en azından bir kadro istikrarı yakalaması onlar açısından önemli bir handikabı kapatacaktır diye düşünüyorum.  Bu nedenle seri öncesi favorim aynı hataları üçüncü bir kez daha yapmayacağını tahmin ettiğim Fenerbahçe Acıbadem olacak.

Şampiyonlar Ligi Final-Four'undan bile daha zor geçmesini beklediğim bu seride iki takıma da başarılar.



Benim seri tahminim: 3-0 Fenerbahçe Acıbadem :)   

1 Mayıs 2011 Pazar

Galatasaray MP nereye koşuyor?



Galatasaray Medical Park iyi bir bütçe ve ciddi hedeflerle yola çıktığı bir sezonu daha büyük bir mucize gerçekleşmezse elle tutulur tek bir başarı bile olmadan Salı günü noktalayacak. Rakipleriyle aradaki bütçe farkını bahane olmaktan çıkaracak ölçüde kapatmasına karşın sahadaki farkın her yıl daha da açıldığı ilginç bir ters orantı var karşımızda. Bu yüzden yoğun Play-Off gündemine karşın biraz Galatasaray’dan söz edelim.

Galatasaray kadrosunun genel yaş ortalaması 29. Hedef bir takım için anormal bir ortalama değil ancak maç kadrosunu tamamlamak dışında işlevi olmayan oyuncuları çıkarıp sezon boyunca devamlı oynayan ilk altı ve rol oyuncularına bakıldığında yaş ortalaması 32'ye çıkıyor. Voleybolda tecrübe tabi ki önemli ve fiziksel aktivitenin diğer sporlar kadar yıpratıcı olmaması nedeniyle yaş çok fazla negatif bir faktör değil ama Galatasaray’ın konumu itibariyle kurulan takımda ciddi mantık hataları var.

Ligin şampiyonluğa oynayan büyük bütçeli takımlarının geçen yılki kadro yapıları kabaca şöyleymiş.

Fenerbahçe: genel yaş ortalaması: 26. rol ve ilk altı ortalaması: 27
Eczacıbaşı: genel yaş ortalaması: 24. rol ve ilk altı ortalaması: 27
Vakıfbank: genel yaş ortalaması: 24. rol ve ilk altı ortalaması: 26

Bu takımlar Galatasaray’a göre çok daha hedef amaçlı oldukları halde Galatasaray’ınkinden daha uzun vadeli kadrolara sahipler. Türkiye’de bir voleybol takımının başarılı olabilmesi için ilk şart iyi bir yerli çekirdek kadrosunun olması. Zira yabancılar genelde sezonluk gelip gittiğinden sistem yerli oyuncuların üzerinden işliyor. Yerli oyuncularına figüran muamelesi yapan bir takımın benim hatırladığım dönem itibariyle bu ligde bir başarısı olmamıştır ve şu anki yapı itibariyle de olması mümkün değildir. Bu 3 takımda sadece takım üzerinde ağırlığı bulunan yerli çekirdek diyebileceğimiz oyuncuların yaş ortalamasına bakıldığında:

Fenerbahçe: 25
Eczacıbaşı: 27
Vakıfbank: 26

Galatasaray’daysa yabancıları çıkardığınızda rol oyuncuların yaş ortalaması düşmek bir yana 33'e fırlıyor. Peki, bu rakamlar bize neyi gösterir? Zaten kâğıt üzerindeki herhangi bir veriye bakmadan voleybolla alakalı herkesin görebileceği gibi bu ligde takımı emanet edebileceğiniz, başrol biçebileceğiniz kadar donanımlı ve yaş olarak da kendi pozisyonunda ileriye dönük transfer ihtiyacı oluşturmayan yerli oyuncuların neredeyse tamamı ilk üç takımın tekelinde. Bu oyuncuların Türkiye şartlarındaki transfer sınırları da yine bu üç takım arasında gidip geldiği için pazardan (miadını dolduran ve serbest bırakılan oyuncular dışında) 4. bir takıma ekmek çıkmıyor. Bütçe olarak bu takımlardan çok aşağı pozisyonda olmamasına rağmen Galatasaray’ın anormal durumlar haricinde buradan oyuncu koparabilmesi hayli zor. Galatasaray son dönemde sürekli yanlış tercihler yaptığı yabancı transferinde voliyi vursa bile karşısında aynı seviyede veya daha iyi yabancı-yerlilerden oluşan kadrolar bulacağı için eldeki bütçeyle orantısız bir takımın oluşması kaçınılmaz hale geliyor.

Galatasaray’ın tepedeki üçlünün bu tekeline çomak sokabilmesi zor göründüğünden Galatasaray teknik heyeti bu üçlüden boşa çıkan oyuncular üzerinden kadrolar kurma yoluna gitti. Ancak burada yapılan en büyük hata önceki yıllarda Gizem, Seray gibi henüz daha tam parlamamış ama gelecek vadeden kiralık oyuncuları çok komik denebilecek paraları ödeyerek kadrolarında tutabilecekken bunu tercih etmemeleriydi. Hatta tam aksine bu oyuncular için verilmeyen paralar artık uzatmaları oynayan ya da kalburüstü olmaktan çıkıp sıradanlaşmış yerli oyunculara saçıldı. Sonuçta 3 yıl içerisinde iyi kötü bir yere gelebilecek verimliliği yüksek bir kadro fiyat/performans oranı yerlerde sürünen bir kadroyla değiştirilirken takımın ligin güç dengeleri içerisindeki konumu yerinde saymaya devam etti. Hatta yatırımlarını daha da arttırıp seviyeyi çok yükselten tepedeki üçlüden uzaklaşıp ligin diğer tarafındaki takımlara yaklaştı. 

Galatasaray’ın bir önceki versiyon kadrosu Play-Off'ta Vakıfbank’ı eleyebilecek bir başarıya imza atabilirken çok daha geniş bütçelerle kurulan yeni versiyon kadroları 2 yıl içerisinde sadece bir tane büyük maç kazanabildi. Bu tek galibiyetin alındığı Ekim 2009’daki 3-1’lik Vakıfbank maçından bu yana Fener, Eczacı ve Vakıf’la oynadığı 16 maçın tamamını kaybeden Galatasaray bu süreçte tamamı geçen sezon olmak üzere sadece 3 set kazanabilmiş. Bu yıl şu ana kadarki 8 karşılaşmada kazanılan set sayısıysa 0. Yani bütçesi büyüdükçe ligdeki rekabete etkisi daha da azalmış Galatasaray’ın.

Bu ahval ve şerait içerisinde Galatasaray’ın şu an deneyebileceği iki farklı yol var. Birincisi tepedeki üçlünün oyuncularına yönelik agresif bir transfer politikası izlemeye dayanan kısa vadeli sonuç operasyonu. Rakipler böyle bir şeye olur verse bile Galatasaray’ın bütçesi buna dayanabilir mi bilemiyorum tabi. Sözleşmesi biten oyunculara yönelmeleri gerekirdi ama sezon sonunda boşa en çok oyuncu çıkartacak Vakıfbank o kapıyı da çoktan kapadı. Sezon sonunda bonservis vermeden alınabilecek çok az oyuncu kaldı bu takımlarda ki o oyunculara istenen paraları vermek tek başına da yetmeyebilir. Şampiyonlar ligi'ne katılmayacak, önümüzdeki yıl şampiyonluk iddiası belirsiz bir takıma bulunduğu yeri bırakıp da gelecek oyuncu sayısı sınırlıdır.

Galatasaray’ın deneyebileceği diğer yolsa beklemeye dayalı sabır operasyonu olabilir. Şu anda ülkede pek çok hot prospect yerli oyuncu var. Bu oyuncuları hemen takıma toplasınlar demiyorum tabi ki zira böyle bir takımın yine ligdeki kodamanlara direnç gösterebilmesi mümkün değil. Bu oyuncular gelecek vaat etse de öyle haldır huldur kurtlar sofrasına atılıp hadi oynayın denebilecek bir olgunluğa sahip değiller. Bu yüzden o yaklaşım Galatasaray’ı kısa vadede çok daha kötü bir pozisyona sokar. Galatasaray yetiştirici bir takım olmadığından bu oyuncuların ilerlemesi de duracağı için uzun vadede de bir getirisi olmayabilir. Bunun yerine İller Bankası, Nilüfer gibi ligin yetiştirici rolündeki takımlarından sivrilen oyuncularla bir takım şartlar karşılığında uzun vadeli sözleşmeler yapıp bu oyuncuları yine o takımlarda birkaç yıllığına kiralık olarak bırakabilirler. Ancak bunu yapmak için de ciddi bir emek ve para yatırılması gerek zira bu oyuncular sivrildikçe yine tepedeki üçlü tarafından zaten benzer planlarla kendi organizasyonlarına bağlanacaklardır. Galatasaray bu tarz planın yanına mevcut kadrosunda büyük bir temizlik operasyonu yapıp, büyük takımların transferine gerek görmediği ancak ortalamanın üzerinde seyreden diğer yerli oyunculardan yeni bir takım oluşturulabilir. Artık heyecanı kalmamış, uzatmaları oynayan oyuncular yerine başarıya aç, motivasyonu yüksek oyunculardan oluşan bu tarz bir takım yabancı takviyelerle birkaç yıl içerisinde rekabette söz sahibi bir noktaya gelebilir.

Galatasaray’ın altyapı üzerinden gitme gibi bir hamlesinin başarıya ulaşacağınıysa sanmıyorum. Böyle bir yapı çok daha uzun vadeli bir bekleme gerektireceği gibi bu branşın önem sırasının çok altlarda olduğu bir ortamda başarıya ulaşmak için gereken zaman aralığını daha da uzatacaktır. Kaldı ki şu anda voleybola yönelen nesillerin ilk tercihi de şöhretleri nedeniyle ağır ablaların altyapıları oluyor. Ebeveynler de çocuğunun ileride a takıma çıkıp çıkmayacağına bakmaksızın sunulan şartlar nedeniyle tercihlerini diğer taraflardan yana kullanıyorlar. Yani Galatasaray politikasını altyapı temelli şekillendirse bile eline geçecek oyuncu havuzundan sonuç alma ihtimali pek yüksek değil.

Sonuç olarak Galatasaray seneye çok iyi yabancılar getirse de yerli kontenjanındaki büyük uçurumu kapatamadığı ve özellikle şubenin idari tarafında büyük bir mantalite devrimi gerçekleştiremediği sürece sezon içerisinde belki alacağı bir iki flaş sonuç dışında ligin figüranlarından biri olmaya devam edecektir.

4 Nisan 2011 Pazartesi

Eczacıbaşı Vitra 1 Fenerbahçe Acıbadem 3



İlk üç takım dışındakilerin neredeyse formalite icabı maçlar oynadığı Aroma Bayanlar Ligi’nde normal sezonun gidişatını belirleyecek 6 maçtan beşincisi dün oynandı. Haftalardır zirvede takılan Eczacıbaşı Vitra ilk yarıda 3-1 yenerek koltuğu devraldığı Fenerbahçe Acıbadem’e aynı skorla kaybedip zirveyi rakibine bıraktı.

Maç öncesi bakıldığında bu yıl en büyük hedefleri olan CL şampiyonluğunu sezon başında pek hesaba katılmayan Vakıfbank’a elenerek elden kaçıran iki takım açısından da epey stresli bir ortam olduğunu söyleyebiliriz. Eczacıbaşı’nda Gülden’in sakatlığıyla başlayan balans bozukluğu, Fenerbahçe’ninse yaşadığı F4 bozgunu iki takımı da artık annelerinin liginde baş başa bırakıverdi. Ligi lider bitirmek bu yıl oldukça önemli. Lig lideri son derece rahat bir fikstürle finale çıkacakken ikinci ve üçüncüyü kafa kafaya tokuşturacak bir yarı final söz konusu. Finale çıkıp en büyük iki rakibinin birbirini yıpratmasını beklemek varken tepedeki üçlüden hiçbirinin ikinci yolu isteyeceğini sanmıyorum. Kaldı ki bu maç lig liderliğinden öte mesaj verme açısından da önemlydi. Son 4-5 yıldır iki takımın arasında oluşan rekabeti de göz önüne alırsak gayet nefis bir maç olmaması için herhangi bir neden yoktu.

Micelli’nin Bown/Duskyevic tercihi sakatlık nedeniyle mi yoksa başka bir sebebi var mıydı bilmiyorum fakat böyle kritik bir maç için sürpriz bir tercih denebilir. Fenerbahçe’nin suni bir dalgayla iyi girdiği ilk sette Eczacıbaşı çok iyi servis atarak ve iyi blok tutarak karşılık verince Fenerbahçe bir anda dağılma sürecine girdi. Ne bloklar çalıştı ne de smaçörler oyuna girebildi. Pamuk helva kıvamında servisler de bunlara eklenince Eczacıbaşı sıfır hücum hatasıyla ilk seti rahat bir şekilde önde bitirdi. Fenerbahçe’nin bu bölümde üst üste iki üç hücumda bir türlü top öldüremediği birden fazla pozisyon izledik. Eczacıbaşı’nınsa ikinci toplardaki yüksek hücum yüzdesi dikkat çekiciydi.

İkinci sete iyi başlayan taraf Eczacıbaşı’ydı ilk sete benzer bir tempoda rahat bir şekilde seti götürüyorlardı ta ki teknik moladan sonraki bölümde Naz’ın servis serileri başlayana dek. Dün açık ara maçın en çok servis atan oyuncusu olan Naz’la birlikte devreye giren Sokolova bir anda rüzgârı tersine çevirdi.  Eczacıbaşı’nın ilk setteki en büyük avantajı olan ilk hücumda top öldürme ve rakibini defalarca hücum etmek zorunda bırakan blok ve arka alan savunması bu dönemde büyük arızaya uğradı. Set sonuna doğru bir hamle gelse de Fenerbahçe kendisini yakalatmadan skoru eşitledi.

Üçüncü sete çok iyi giren Fenerbahçe set boyunca rakibine hiç yakalanmadı. Eczacıbaşı bu sette tam anlamıyla oyundan koptu diyebiliriz. 2. sette bile istikrarlı giden hücumlar tamamen bozuldu. Fenerbahçe’nin sağlam bloklarına karşı bu kez Eczacıbaşı defalarca hücum etmek zorunda kaldı. Servislere yüklenmeye çalıştılarsa da çok fazla hata yaptılar. Takımı oyunda tutan arka alan savunması ve dublajlar da bir yere kadar dayanınca takım tamamen raydan çıkıverdi. Fenerbahçe’yse yerlerde sürünen manşet yüzdelerine (33/13) rağmen hücumda oldukça efektif bir görüntü (%50) verdi. Nati ve Seda’nın hücumda pek varlık gösterememesine karşın ortadan Eda, köşelerden de Sokolova’yla çok rahat top öldürdüler. Nihan ve Naz’la iyi servis serileri yakaladılar. Bloklar da iyi işleyince set net bir skorla Fenerbahçe’nin oldu.

Neslihan’ı nihayet hatırlayan Eczacıbaşı 4. sete sağlam bir giriş yaptı. İkinci teknik molaya kadar da rakibine öne geçme fırsatı vermedi fakat Fenerbahçe’nin bu sette hiç oyundan düşmediğini gördük. Oyunun kopmasına hiç izin vermeden ciddi bir direnç ortaya koydular ve set sonlarına doğru yine Sokolova’nın devreye girmesiyle Fenerbahçe bir anda öne fırladı ve maçı da alıp götürdü.

Kendi adıma gayet keyifli bir maç izlediğimi söyleyebilirim. İki takımın da ciddi problemleri olmasına rağmen tempo, mücadele ve seyir zevki olarak bu ligin çok üzerinde bir maçtı.


Eczacıbaşı’nda libero sorunu takım için büyük bir problem. Esra’nın orada kullanılması smaçör pozisyonundaki alternatifleri de kısıtlıyor haliyle. Mirka’yı manşetten kaçırmak için o bölgeyi Esra, Del Core, Büşra üçlüsüyle kapatma planının çok da işlemediğini gördük. Fenerbahçe dün oyunda kalan 83 servisten 55’ini Esra’nın üzerine kullanmış. Fenerbahçe’nin liberosunun sadece 13 servis karşıladığını düşünürsek Esra gibi asli pozisyonu bu olmayan bir oyuncu için ne kadar zor bir durum olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Esra hiçbir zaman bu seviyede bir maçta bu kadar geniş bir alanı kapatabilecek nitelikte bir oyuncu değil. Buna rağmen orada tek başına iyi direndiğini söyleyebilirim. Eczacıbaşı’ndaki bir diğer sorun da pasör konusunda. Elif’in istikrarsızlığı ve çoğu pozisyonda ağır kalmasına neden olan mobilite yetersizlikleri çok kötü servis karşılamadıkları bir günde bile Eczacıbaşı smaçörlerini blok ve hata manyağı yaptı. Bu iki ana sorun Eczacıbaşı’nı tepedeki üçlü arasında en zayıf halka konumuna sokuyor.

F4’ten büyük bir yıkımla çıkan Fenerbahçe’ninse günden güne daha bir takım havasına girdiğini gözlemliyorum. Oyuncular maç içerisinde çok daha istekliler ve sürekli diyalog halindeler. Nati’nin hem hücum hem defansta çok kötü bir maç çıkarmasına karşın CL’de faturanın kendisine kesildiği Sokolova ikinci setten itibaren müthiş bir karakter koydu ortaya. Oyunun her alanında vardı. Seda son birkaç haftaya oranla hücumda kötü olsa da bloklara verdiği destekle idare etti diyebiliriz. Songül dublaj konusunda çok eleştirilse de köşeleri iyi kapattığını ve iyi yer tuttuğunu düşünüyorum. Fenerbahçe’nin kötü manşet yüzdesine karşın Naz’ın topu iyi dağıttığını ve smaçörlerini iyi kullandığını gördük. Servise her geldiğinde de kritik işlere imza attı. Bir ara kenarda Ze’nin Fürst’ü fırçaladığını gördük hatta Fürst’ün gözleri bile yaşardı ancak şahsi fikrim Fenerbahçe’deki tek gerçek blokör olan Fürst’le devam edilmesi gerektiği. Kalitesi zaten tartışılmaz ama inanılmaz hırslı bir oyuncu ve takım için elinden geleni yapıyor ki Fenerbahçe’nin en büyük ihtiyacı da bu zaten. Takım oyundan düştüğünde birilerinin çıkıp direnç koyması, takımı toparlaması gerekiyor. Nati bu yıl başka bir alemde olduğundan bu işleri yapmak da genç oyunculara düşüyor.


Genel olarak Eczacıbaşı’nda sorunlar kısa vadede tolere edilemeyecek noktalara gelmiş gibi görünüyor. Fenerbahçe içinse Sokolova bu saatten sonra büyük bir düşüş yaşamazsa iyi yoldalar diyebilirim.

Puan durumunda da her ne kadar Fenerbahçe lider görünüyorsa da Gençler Ligi’nden gelecek olan puanlar zirvenin asıl sahibini belirleyecek. Burada Eczacıbaşı ve Vakıfbank’ın Fenerbahçe’ye oranla çok büyük bir avantajı var. Fenerbahçe’nin ligi lider bitirmesi için iki takıma da minimum 2 puan fark atması gerekiyor. Bu üç takımı ligde birbirlerinden başka yenebilecek bir rakibin çıkma ihtimali zor olduğundan kalan iki haftada Vakıfbank’ın Eczacıbaşı’nı 3-2 yenmesi dışında hiçbir skor Fenerbahçe’nin ligi lider bitirmesine yetmiyor. Kaldı ki o maç o skorla bitse bile Gençler Ligi’nden çıkacak sonuçlara göre Vakıf’ın liderlik şansı yine mevcut. Geçen yıl aradaki puan farkları çok uçuk noktalarda olduğundan Gençler’in puan durumuna fazla bir etkisi olmamıştı ancak bu sezonki durum en azından Fenerbahçe’nin gelecek yıllarda altyapısına biraz daha çeki düzen vermesi için ciddi bir uyarı olabilir.

19 Kasım 2010 Cuma

Fenerbahçe Acıbadem 3 Vakıfbank GSTT 1



Memlekette yatış moduyla geçirdiğim bayram tatilinin bitiyor oluşunun verdiği can sıkıntısının kendi adıma tek tesellisi bu maçtı herhalde. Federasyonun zaten ziplenmiş takvimi bir de rarlama teşebbüsüyle daha bir arada doğru düzgün antrenman yapmamış iki takımın üstelik birinin koçunun bile olmadığı bir maç izlemek ne kadar teselli oldu tartışılır tabi. Üstüne Dünya Kupası'ndan yeni dönmüş, bırakın yorgunluğu hala aradaki saat farkını  atlatıp atlatamadıkları bile belirsiz bir düzine oyuncu + koç faktörü de eklenince biraz gösteri maçı kıvamında bir final izledik.

Tüm bu faktörleri üst üste koyunca yüksek kaliteli bir maç beklersek haksızlık etmiş olurduk zaten. İki takımın 4 sette 33 hata yapmasını da mevcut koşullara bağlıyorum. Bu yüzden şu maça bakıp çok fazla teknik analiz yapmak da doğru değil. Fenerbahçe zaten kağıt üzerinde aşırı ağır bastığı maçı pek de kasmadan rahat bir şekilde kazanıp geçen sezon gibi açılışı kupayla yapmış oldu. Sarı Lacivertliler 2009 Nisan'ından bu yana Türkiye'de 1. lig seviyesinde düzenlenen 5. resmi kupayı da almış oldular böylece. Bunu yaparken de Fürst, Fafao, Seda, İpek gibi oyuncularını kullanma gereği bile duymadılar. Memlekette tatilde olan koçu saymıyorum daha :)

Kamil Söz'ün Ergül Avcı tercihi ilk başta biraz şaşırtıcı görünse de geçen sezon Nilüfer Belediyesi'nde sürekli şans bularak normal sezonun en çok blok tutan 10 oyuncusu arasına girdiğini unutmamak lazım. Bu maçta da 5 blokla maçın en çok blok yapan oyuncusu oldu. Blok demişken Fenerbahçe'nin bloklardaki ezici üstünlüğünü de söylemeden geçmek olmaz. Bu da kağıt üzerinde bakıldığında şaşırtıcı bir rakam değil. Fenerbahçe'de yan faktörler de ortalar kadar iyi blok kovalıyorlar. 

Genel olarak bakıldığında Fenerbahçe geçen yılki handikaplarını (manşet, defans, kadro derinliği vs.) aşmış görünüyor. Gamova sonrası yapılan eleştiriler de Kasia'nın varlığıyla bir nebze diner artık herhalde. Fenerbahçe'de asıl sorun çaprazda kimin oynayacağından çok servis karşılama ve defansı kimlerin yapacağındaydı. Nitekim topu havaya kaldırdığınızda vuracak adam çok Fener'de bu yüzden asıl öncelik manşet ve defans zaafıydı. Geçen sene 3-4 kişiyle savunma yapan takım görülen o ki bu yıl 5-6 aktif savunmacıyla oynayacak. Manşet olayı da iki sağlam kaleyle kontrol altına alınmış gibi. Yalnız Nihan'ın durumu biraz endişe verici göründü bana. Sakatlıktan çıkmış olması da bir handikap tabi ki fakat bu sene rakiplerin servislerdeki net hedefi Nihan olacak gibi. Fenerbahçe Sokolova-Osmokroviç ikilisiyle bu handikapı aşmakta pek zorlanmaz diye düşünüyorum. Bir de bugün Fenerbahçe yedek liberosunu kadroya alma gereği bile duymamış. Tüm sezon bunu yapmazlar sanırım. Nihan maç içerisinde sakatlansa kim liberoya geçecekti merak ettim :) Çiğdem geçerdi galiba.

Vakıfbank cephesindeyse değişen pek bir şey yok gibi. En azından artı yönde bir şey yok. Takımın en büyük sorunu servis karşılayamamaktı şu an bu sorun aynen sürüyor. Nikolic sürekli böyle kullanılacaksa rakipler oradan  bu sezon da çok ekmek yer. Kamil Söz'ün hadi çıkın oynayın rahatlığında yönettiği Fenerbahçe'ye karşı Giovanni yine bir dünya taktik ve oyuncu değişiklikleri denedi ama eldeki malzeme ortada. Onu manşetten sakla bunu manşete sokma derken oyun planı da iflas etti. Kasia'nın servise geldiği her tur Vakıfbank için adeta kabus oldu. Bir ara artık topu dışarı atsa diye beklemekten başka bir şey yapamadılar. Bu düzeyde bir takım bu kadar çaresiz kalmamalı ki geçen sene de benzer manzaraları izlediğimizi düşünürsek transfer konusunda hatalar yapıldığı ortada. Vakıfbank ciddi takviyeler yapmadığı sürece geçen seneyi arayacak gibi duruyor. Sezon başı, takım yeni toplandı falan bir çok bahane üretilebilir ama Vakıfbank konusunda çok da iyimser olamıyorum.

Yeni salon için de bir şeyler ekleyeyim. Bu yıl Eczacıbaşı mı Fenerbahçe mi aday olur bilmiyorum ama CEV bu yeni salona CL için F4 vizesini verir gibi bir his var içimde. Bu arada Federasyon da nihayet sitesini açıp bakılabilir bir hale getirmiş. Her ne kadar içerik olarak hala yetersiz kalsa da bu bile bir adımdır.

27 Mayıs 2010 Perşembe

Transfer Harekâtı


Türkiye Kadınlar Voleybol Ligi 2009-2010 sezonunun bittiğini ilan eden düdükle taraftarları belki de sezonun genelinden daha çok ilgilendiren bir döneme, transfer sezonuna girdik. Taraftarlar forumlarda transfer dualarına çıka dursun, spora tuttuğu takımın renginden oluşan gözlüklerle bakmayanlar bu dönemde transfer stratejilerini anlamaya çalışarak takımların gelecekleri üzerine beyin fırtınaları estiriyorlar. Biz de, voleybol liginin konuşulmaya değer ‘diğerlerini’ üzülerek bir yana bırakarak, gözlerimizi öncelikle ağır ablalar kontenjanından imtiyazlı üç takıma çevirdik.


Aslında bu yazıyı takımlar iyice şekillendikten sonra yazmayı istemiştim. Ancak FBA’nın -ayyuka çıkan haberler ve resmi açıklamalar ışığında görünen- transfer stratejisi beni o kadar afallattı ki, içimden geçenleri paylaşmak için transfer sezonunun devamını beklemek zor geldi. Yazının şu anda yazılma sebebi olduğu için önceliği ve en uzun bölümü FBA’ya ayırdım. Bir voleybolsever olarak bu yıl FBA’dan beklentim geçen yıl belki mecburiyetten, belki de Gamova’nın cazibesine kapılarak yaptıkları transferlerin sonucunda kurulan çok kuvvetli ama dengesiz kadrosunu 2-3 nokta transferle gene kuvvetli ama biraz daha dengeli bir hale getirmesiydi. Gamova’nın ayrılışı ile bu yolda büyük de bir şans doğmuştu. Sokolova gibi bir oyuncunun gelmesi de bu yolda gidildiğine dair bir umut vermişti bana. Ancak sonrasında piyasaya düşen dedikodularla benim umutlarım gitgide azalmaya başladı.

Mehmet Ali Aydınlar Sokolova’nın imza töreninde FBA’nın bu yıl CEV CL’de kupayı kaldırmayı hedeflediğini ve bu hedef doğrultusunda kadrolarında 5-6 yabancı bulunduracaklarını açıkladı. Buraya kadar benim için çok büyük bir sorun yoktu, ancak M.Ali Aydınlar’ın zamanında gerekirse Türkiye için farklı, Avrupa için farklı takım kurarım dediği bana aktarılınca ve gelecek oyuncuların dünya yıldızları olacağı söylenince başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Belli ki M. A. Aydınlar Avrupa Şampiyonluğu konusunda çok hevesli, yalnız bunun tek yönteminin biri yıldızlarla dolu iki farklı takım kurmak olduğunu düşünüyorsa, birilerinin kendisini uyarması gerekir. Özellikle de kendisinin de sık sık dile getirdiği kalıcı başarıyı sağlamanın yolunun bu olmadığı çok aşikâr. Burada yabancı oyuncu mu, yerli oyuncu mu tartışmasına girmek istemiyorum. Sizlere sadece Dağhan Irak’ın bu konu hakkındaki yazısını okumanızı tavsiye edebilirim.* Benim için şu aşamada önemli olan FBA’nın stratejisi. Geçtiğimiz sezonun başarılı takımı FBA, daha da başarılı olmak yolunda 4-5 yıldız oyuncuyu kadrosuna katmayı seçmiş gibi duruyor. Bu tip yabancı transfere dayalı takımların uzun vadeli bir devamlılık sağlamadığını gerek tarihi gerek güncel örneklerden (Murcia, Tenerife, Novara, Volero, Telekom, Vakıfbank) görebilmek mümkün. Hele ki bunu iki ayrı altı kurar Avrupa'da biriyle, Türkiye'de diğeriyle oynarız noktasına taşımak o takımın kendi iç dengeleri açısından hatalı bir yaklaşım.

Voleybolda kontratlar genelde sezonluk hatta dönemlik yapılır. Özellikle yıldız lejyonerlerin iki sezonu aynı takımda geçirdiğini görmek çok sık rastlanır bir durum değildir. Bunun sonucunda da bir takımın kadrosunda değişmeyen takımların genç ve yetenekli oyuncularıdır. Türkiye özelinde yabancı kontenjanını da denkleme eklersek, kalıcı olanlar yerlilerdir. FBA zaten Eda, Seda, Naz gibi yakın dönem jenerasyonu içerisinde en yetenekli üç yerli oyuncuyu kadrosunda bulunduruyor. Bu durumda uygulanması gereken strateji bu üç oyuncu ile takımın iskeletini oluşturup, takımı gerekirse yabancı yıldızlarla tamamlamak olmalı. Bu üçlüyü bozmadığınız sürece, yerlilerle kapatamadığını açıklarınızı yabancılarla kapatmanız kimseyi rahatsız etmez. Ancak FBA bu oyuncuları Avrupa için yeterli görmemeye devam ederse, geçtiğimiz yılki yapılanma yüzünden her bakımdan geriye doğru bir gidiş sergiledikleri de düşünüldüğünde, korkarım bu oyuncular FBA’nın iskeletini oluşturmak bir yana, gitgide sıradanlaşacaklar. İşte o zaman FBA önümüzdeki 10 yılı kurtarma noktasından, sadece pahalı yabancı transferlere başarı kovaladığı bir noktaya gelecek. Bilmem voleybol mezarının bu tip kulüplerle dolu olduğunu bir daha hatırlatmama gerek var mı?

Rotasyon uygulanarak genç oyuncuların gelişiminin durmayacağı gibi naif bir düşünce ile bu stratejiyi savunmaya kalkmak da çok zor. Voleybol oyuncu değişimindeki kurallar sonucu maç içerisinde rotasyon uygulamaya açık bir spor dalı değil. Maçtan maça kadro değiştirmek de bir çözüm olamaz. Birçok spor dalında olduğu gibi takımı oluşturan bireyler de olsa, takımın başarısı ne kadar “takım” oldukları ile alakalı bir durum. Her maça farklı bir kadro ile çıkmakla, her maçı aynı kadro ile oynayan takımlar karşısında dezavantajlı bir duruma geleceğinizi görmek çok zor olmasa gerek. Eğer takım yöneticileri de bu düşüncedeyse, bir voleybol forumunda İtalyan bir arkadaşın belirttiği gibi, FBA (en azından Avrupa’da) başarısız olmanın en afili ve pahalı yöntemini bulmaya çalışıyor sanırım.

FBA’da işler böyleyken, Eczacıbaşı geçen yılı boşa geçirmenin verdiği hırsla transfere hızlı başladı. Eczacıbaşı için de FBA için söylediklerimizi bir yere kadar söylemek mümkün. Elindeki potansiyeli yüksek yerlilerle yıllardır sağlam bir iskelet oluşturamadılar. Ancak bu konuda onları mazur görmek daha mümkün. Öncelikle Naz’ı kaybetmeleri ardından da şans verilen yerlilerin bir türlü isteneni verememesi bir bakıma onların şansızlığı olarak görülebilir. Ellerinde güvenebilecekleri bir yerli iskeleti olmadığından, önceliği yerli transferine verdiler. Yerlilerin en iyisi Neslihan’ı ve en iyi pasörlerinden Elif’i kadrolarına kattılar. Belki de bu noktada eleştirilebilecek tek durum Mirka ile yollarını ayırmama kararları oldu. Mirka’nın smaçöre çekilmesi manşet / savunma problemine yol açabilir, mutlaka iyi bir manşetçi /savunmacı almalılar diye düşünürken, Del Core gibi defansı ve servis karşılamasıyla ünlü bir smaçörü ikna ederek, kadrolarını güçlendirdiler. Orta oyuncuları yetersiz derken de Barazza’yı aldılar. Bizim buradan gördüğümüz kadarıyla Eczacıbaşı genel de olduğu gibi bu yıl da düzgün bir strateji izlerken, bu sefer aldıkları oyuncuların kalitesiyle de başarılı bir transfer dönemi geçiriyor. Bütün bu olumlu gelişmelere rağmen zayıf yönleri olmadığını söylemek mümkün değil, ancak şu ana kadar izledikleri strateji yapılacak yerli / yabancı 1-2 nokta transferle zayıf noktalarını minimuma indireceklerini düşündürüyor bana. Eczacıbaşı’nın şu an için en zayıf karnı pasör pozisyonu gibi duruyor. Bakalım bu konuda Eczacıbaşı’nın bir sonraki adımı ne olacak. Elif’e güvenip bu pozisyon için Asuman dışında bir alternatif düşünmezlerse, haddim olmadan Eczacıbaşı’nın yeni günah keçisinin kim olacağının şimdiden belli olduğu kehanetinde bulunabilirim.

VGSTT ise transferin suskun ismi olma konusunda ısrarını sürdürmekte. Neslihan’ı kaybettikten sonra yeni transferlerini açıklamalarını boş yere bekleyip durduk. VGSTT’nin idari sorunlarla boğuştuğu dedikoduları bu noktada daha fazla anlam kazanıyor. Genel olarak VGSTT’nin de aynı Eczacıbaşı gibi yerli iskeletinde sıkıntıları olduğunu söylemek mümkün. Neslihan’ı kaybetmeleri de bu sıkıntıyı ayyuka çıkarttı. Şu an için VGSTT’nin Özge, Gözde ve Bahar’a güvenmekten başka bir çaresi yok gibi duruyor. VGSTT belki de FBA için ilk bölümde bahsettiğimiz hataları geçtiğimiz yıllarda yapmanın acısını çekiyor. Duygu Bal’a, Polen’e ve diğer gençlerinin gelişimine yeterince önem vermedikleri için şimdi daha sıkıntılı bir durumdalar. Belki de bu yıl iki güçlü rakibinin karşısına bu gençlerden birini hazırlıksız bir biçimde sürüp, oyuncularının bu sorumluluğu kaldırmalarını beklemek zorunda kalacaklar. Belki bu konumda yapabilecekleri en iyi şey, kadrolarına savunması ve manşeti ortalamanın çok üzerinde ama aynı zamanda bir çapraz kadar hücum gücü olan bir oyuncuyu katmak. Bu açıdan Logan Tom dedikoduları onlar için önemli olabilir. VGSTT ve ligimizin kalitesi açısından bizim için umutla beklemekten başka bir çare de yok sanırım.

* Yabani Vaziyetler

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Sokolova ve Vatandaşlık Mevzusu - 2

Sokolova konusunda yazdığım son yazıya değişik tepkiler gelmişti. Bunlardan biri de Federasyonun yönetmeliğinin Anayasa mahkemesiyle çeliştiği ve oyuncuların yerel mahkemelerde haklarını arayabileceği yönündeydi. FIVB talimatnamesinde konuyla ilgili yeni gördüğüm bir kural var ki Sokolova ve benzer durumdaki oyuncuların neden FIVB ve Federasyon yönetmelikleri dışında hak arayamayacağını çok açık bir şekilde belirtiyor.

1.6.8.1 Local Court decisions
Decisions concerning international transfers of players (male and female) based on the laws of a country and against the rights of a foreign NF or against FIVB Constitution or transfer rules are not binding on the FIVB.
1.6.8.2 International participation Whenever a local court gives a player the right to a local license based on national law and against FIVB Regulations, the FIVB organs (including Confederations) must not grant an international license and must prevent that player from taking part in any international competitions under their authority.
1.6.8.3 Other affiliated NFs must not allow a team which has a player who has not complied with FIVB transfer rules after notice from the FIVB Secretariat to play in its territory.

Uzun uzun çevirisini yapmayacağım özet geçmek gerekirse Türkçesi şöyle:

Eğer bir oyuncu FIVB ve yerel federasyon talimatlarına aykırı bir şekilde ulusal mahkemelerden yerli statüsünde oynama hakkı kazanırsa bu oyuncuya FIVB tarafından uluslararası müsabakalar için lisans verilmez. Aynı şekile FIVB'e bağlı federasyonlar da bu oyuncuya kendi ülkeleri için geçerli lisans veremezler.

FIVB, yerel/ulusal mahkemelerin kararı beni bağlamaz, bu oyunun kurallarını ben koyarım diyor açık açık. 

Sonuç olarak Sokolova örneğindeki oyuncular için yerel mahkeme kapıları da kapanıyor bu maddeye göre. Zaten senelerdir hiçbir oyuncunun yerel mahkemelerde hakkını aramamasının veya sonuca ulaşamamasının ardında da bu madde yatıyor olmalı. Hiçbir oyuncu böyle bir şey için lisansını kaybetmeyi göze alamaz.

Kısaca Sokolova ve yerli statüde oynama konusu yönetmeliklerde bir değişiklik olmadığı sürece imkansızdır. 

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Natalia Safronova için müzayede

Geçtiğimiz yıl geçirdiği rahatsızlığın ardından haftalarca komada kalan ve nihayet komadan çıkan ancak hala ciddi sağlık sorunlarıyla uğraşan Rus yıldız Natalia Safronova'ya yardım toplama amaçlı bir müzayede düzenleniyor Rusya'da. Müzayedede Gamova, Godina, Gioli, Valeska, Goncharova, Koshelev, Pequeno gibi voleybolcuların bu sezon giydiği formalar satışa sunulmuş. Yalnız Gamova'nın formaları bu sezona ait değil dolayısıyla aralarında Fenerbahçe forması yok. Fenerbahçe'ye bir teklif geldi mi gelmedi mi bilemiyorum ancak geçen yıl Gamova, bu sezonsa Sokolova gibi iki önemli Rus oyuncuyla sözleşme imzalayan Fenerbahçe'nin böyle bir kampanyaya destek çıkması gerekirdi diye düşünüyorum. Formaların dışında Gamova'nın kendi çizdiği bir de resim açık arttırmaya çıkarılmış. Internet üzerinden 19-26 Mayıs tarihleri arasında sürecek müzayedede en yüksek teklifi verenler bu ünlü isimlerin formalarına sahip olacaklar. Elde edilen tüm gelir Safronova için kullanılacak. Açık arttırmadaki ürünlerle ilgili link aşağıda:

http://molotok.ru/my_page.php?uid=17420532 

18 Mayıs 2010 Salı

Sokolova ve Vatandaşlık Mevzusu



Lioubov Chachkova Kılıç ya da çoğunlukla kullanılan ismiyle Sokolova'nın Fenerbahçe Acıbadem'e transferi günler önce bitti. Voleybol kamuyounun yeni tartışma konusuysa Sokolova'nın Türk olarak oynayıp oynamayacağı. Maç kadrosundaki yabancı sayısının en fazla üç olması nedeniyle bu son derece önemli bir konu. Herkes kendi kafasına göre oynar oynamaz derken resmi yönetmelikler ne diyormuş biz de ona bakalım. 

Önce FIVB'in konu hakkındaki yorumu: Son güncellenen FIVB yarışma talimatnamesi:

Naturalized players may be part of the national team of their new country, immediately following the date of issuance of the official documents (change of Federation of Origin Certificate) granting the new citizenship, only if and when they comply with the following four conditions: 

 a). if they have not previously been registered to play for another national team;
 b). if they have been proven resident in the country of their new nationality for no less than two years (up to the opening day of the competition) from the date of issuance of the official document granting the new citizenship.
 c). if such residence was not interrupted to play Volleyball in a club or national team of another country;
 d). if, during the two (2) years’ residence, the player was not protected under an International Transfer Certificate issued by his Federation of Origin.
 

Türkçe meali:

Sonradan vatandaşlığa geçirilen oyuncular gerekli resmi belgelerin teslimi ve aşağıdaki koşulların sağlanmasıyla birlikte o ülkenin milli takımında oynatılabilirler:

a.   Daha önce başka bir mili takımın müsabaka kadrosunda yer almamışlarsa,
b. Vatandaşlığın kazanılmasından itibaren iki yıldan az olmamak kaydıyla o ülkede ikamet etmişlerse,
c.  Bu ikamet süreci başka bir ülkenin kulüp veya milli takımında oynamak için kesintiye uğramamışsa,
d.  Eğer oyuncu bu iki yıllık süre içerisinde eski federasyonunun düzenlediği uluslararası transfer sertifikasının koruması altında değilse.

Sokolova'nın durumu bu yönetmelikte geçen hiçbir maddeye uymuyor çünkü:

a. Daha önce başka bir milli takımda oynadı, 

b. Türkiye'deki ikamet süreci bir yıldan fazla değil, 

c. TC vatandaşlığına başvurduktan sonra Türkiye'deki ikamet sürecini başka bir ülkenin milli ve kulüp takımında oynamak için kesintiye uğrattı,

d. TC vatandaşlığından sonra bir yıl lisanssız kaldı ve oynayamadı. İtalya'da Türk olarak görünmesine karşın lisansını sağlayan Rusya Federasyonu'ydu.

Kısacası FIVB yönetmeliğine göre Sokolova Türk statüsünde oynayamaz.

Federasyonun ne dediğine bakalım bir de. TVF Yarışma Talimatnamesi:

8.1.5.1. Türkiye 1. Liginde yer alan kulüpler, takımlarının uluslararası oyun kurallarında belirlenen (12) sporcudan kurulu resmî müsabaka kadrolarında, en çok 3 (üç) sporcu dışında kalanların ülkemiz yıldız veya genç takımlarından yetişmiş olması zorunludur. Bunlardan 1 (bir) tanesinde 31 Mayıs 1997 tarihine kadar T.C. vatandaşlığına geçmiş (T.B.M.M. Kararı ile olanlar hariç), T.C. pasaport ve nüfus kâğıdına sahip olmak şartı ile ülkemiz yıldız veya genç takımlarından yetişmiş olma zorunluluğu aranmaz. T.C. vatandaşlığına geçmiş olan sporcu, ülkemiz millî takımları müsabaka kadrosunda yer almış ise hiçbir şart aranmaz ve yerli oyuncu statüsünde kabul edilir.

Federasyonun ilgili maddesinde görüldüğü üzere Sokolova burada da hiçbir maddeyi karşılamıyor.

Vatandaşlığa  geçiş tarihi 31 Mayıs 1997'den çok sonra.

Vatandaşlığı TBMM kararıyla verilmedi.

Daha önce herhangi bir seviyede milli takımımızda oynamadı.  

Kısacası şu anki koşullar altında Sokolova'nın Türk sayılması mümkün değil. Bundan iki yıl kadar önce evlilik yoluyla vatandaşlık kazanan voleybolcuların Türk statüsünde oynamak için mahkemeye başvurduğu basında çıkmıştı ancak mahkemelerden de bu oyuncular lehine bir karar çıkmadı çünkü konunun muhattabı onlar değil, Federasyon. Kaldı ki Federasyon milli takımda oynamasına müsade etse bile FIVB yönetmeliğine göre Sokolova'nın iki yıldan önce milli takımda oynaması mümkün değil. Milli takımda oynayamadığı için Türk statüsünde sayılması da imkansız. Ayrıca Sokolova'nın hali hazırda hem önümüzdeki Dünya Şampiyonası hem de Olimpiyatlarda Rus Milli Takımı'nın formasını giymek istediğine dair görüşleri var resmi web sitesinde. Bu durumda Türk Federasyonu ve milli takımın teknik heyeti onu kadroya çağırsa bile Sokolova kendisi Türk Milli Takımı'nda oynamayı kabul eder mi üstüne bunun için iki yıl beklemeyi göze alır mı bilemiyorum.

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Gamova üzerine...



Fenerbahçe gerçekten ilginç bir camia. Üzüntüyü de sevinci de uçlarda yaşayan bir taraftar profili var. Bunun son örneğini Gamova'nın ayrılışı sonrası şu günlerde gözlemlemek mümkün. Gamova'nın gideceği çok büyük bir sır olmamasına rağmen nedense taraftarlar üzerinde geniş çaplı bir şaşkınlık uyandırmış. Bunun bir son dakika sürprizi olmadığı aksine aylardır beklenen bir gelişme olduğunu tahmin etmek için  kahinlik yapmaya gerek yoktur sanıyorum. Taraftarın kulüpteki sporculara olaya sürekli bir taraftar zihniyetiyle bakarak gereksiz ve fazlaca anlam yüklemesinin bir sonucu bu aslında. Sporcular için bu bir hobi değil yaşamlarını idame ettirmelerine yarayan bir meslek. Bunu bir türlü anlayamıyoruz. Elbette istisnai örnekler mevcut ama genele baktığınızda profesyonel sporcular da birer meslek erbabıdır sonuçta. Kariyer tercihlerini planlarken olaylara taraftar gözüyle bakmadıkları gibi öncelikleri her zaman kendi kişisel istekleri, tercihleri ve çıkarları oluyor. Üstelik Gamova gibi ülkede sadece 1 yıl kalmış bir oyuncuya bu derece fazla bağlanmak, adeta simgeleştirmek bana ne kadar taraftar gibi bakmaya çalışsam da anlamsız geliyor. Gamova yıllarca bu kulüpte oynar sonra giderse bunun taraftar psikolojisine bu derece yansımasını kabul edebilirim fakat şu koşullarda bu kadar gürültü patırtı koparılmasını  anlamak zor.

Fenerbahçe taraftarı Gamova'nın takımda kalacağına o kadar kendini inandırmış ve şartlandırmış ki bu ayrılışı kabul etmek zor geliyor. Yaşanan hayal kırıklığıyla birlikte hemen bir suçlu arayışı başlatılmış. Bundan bir süre önce Gamova'nın gideceğini Twitter, Fenerbasket, Ekşi Sözlük gibi yerlerde yazmıştım. Bunu ilk söylediğimde aldığım alakasız tepkiler ve yapılan ithamlar bana kalsın ancak olayın gerçeğe dönüşüp Gamova'nın resmi olarak da kulüpten ayrılmasından sonra bazı insanların bunun sorumlusu olarak "Gamova'nın gideceğini" söyleyenleri göstermesi ancak akıl tutulmasıyla açıklanabilir herhalde. "Gamova veya x oyuncu başka takıma gidecek" dediğinizde sanki ona kötü oyuncu demişşiniz gibi tepki veren bir takım insanlar da var ki onlar apayrı bir araştırma ve yazı konusu olurlar.

Internet'in getirdiği göz önündelik ve fikirlerini çok daha fazla insana ulaşacak şekilde ifade edebilme kolaylığıyla birlikte insanlar forumlar, sözlükler, twitter gibi platformlarda yazdıkları her şeyin birileri tarafından takip edildiğine ve o birilerinin hayatlarını bu yazılanlara bakarak yönlendirdiğine koşulsuz bir şekilde inanır olmuşlar. Sporcular, antrenörler, menajerler burada yazılanları okuyor, onları etkiliyorsunuz, kafalarını karıştırıyorsunuz gibi gerçekçi bir dayanaktan yoksun argümanlarla eleştiriler yapılıyor. Bu camianın içerisinde aktif olarak bulunan ve profesyonel anlamda bu işi yapan kişilerin bizlerin yazdıklarından etkilendiği teorisine inanmak kendini fazla ciddiye aldığının bir göstergesi olsa gerek. Bu insanlar etraflarında olup biten, direkt içerisinde yaşadıkları bir dünyada gerçekleşen olayları bizden çok daha detaylı bir şekilde biliyorlar zaten neden tanımadıkları ve tamamen çemberin dışında olan insanların dediklerinden etkilensinler ki? Ya da bu etki tercihlerini şekillendirmelerinde ne derecede rol oynayabilir?

Gamova'nın Kazan'a transferi herhangi birilerinin gazıyla veya Türkiye'de kalmasına köstek olunmasıyla minimum seviyede bağlantılı. Rusya'ya dönmek Gamova'nın kendi kişisel tercihleri sonucunda aldığı bir karar. Fenerbahçe'ye geldiğinden bu yana gerek kulübün resmi yayın organlarına gerek dış basına verdiği her röportajda ağzından düşürmediği ülkemi özlüyorum açıklamaları da burada sorunun dış kapının mandalı kadar bile olmayan kişilerden çok Gamova'nın kendi iç dünyasıyla alakalı olduğunun  ve sezon biter bitmez ayrılacağının da bir göstergesiydi. Şu koşullarda hala kelle avcılığı peşinde koşmanın, bunun mutlaka bir sorumlusu olmalı mantığıyla hareket etmenin beyhude bir çaba olduğunu akl-ı selim sahibi her insan fark edebilir.

Gamova'nın ayrılışının ardından ağıtlar yakıladursun, bu ayrılış teknik anlamda Fenerbahçe'yi geçtiğimiz yıldan çok daha dengeli bir takım haline getirmiştir. Voleybolu izlemeye son ŞL F4'üyle başlayıp, gözünü Gamova'nın smaçlarıyla açan insanların bu oyuncuyu voleybolun Tanrıçası mertebesine çıkarmalarında şaşılacak bir durum yok. Gamova özel bir oyuncudur ve oynadığı takıma kattıkları yadsınamaz ancak voleybol dinamikleri gereği tek bir oyuncunun bireysel yetenekleriyle tüm takımın üzerine çıkıp bir şeyler başarabileceği bir spor değildir.  Voleybolda futbol, basketbol gibi sporların aksine ortadaki topun kimsenin tekeline girme ihtimali yok. Gamova da en nihayetinde Dünya'daki en kaliteli pasör çaprazlarından  ve bu oyunun en iyi oyuncularından biridir fakat hiçbir şekilde tek özel oyuncusu ve en büyük yeteneği değildir. Böyle bir iddia bu oyunun yapısıyla çelişiyor her şeyden önce. Oyuna ve takımına toplam katkıda Gamova'dan daha faydalı onlarca voleybolcu var dünyada ancak ülkedeki sonradan görme voleybol taraftarının oyuncu havuzu ve oyuna yaklaşımı çok dar bir çerçevede kaldığından sadece üç beş ismin bu sporu domine ettiği, destanlar yazdığı yargısı oluşuyor ve voleybol sadece bu süper kahramanlar etrafında konuşuluyor. Fenerbahçe'nin en büyük hedefi olan ŞL şampiyonluğunun tarihinde kupayı kazanan hiçbir takımın kadrosunda Gamova yoktu. Fenerbahçe'de olması ya da olmaması şampiyonluk için tek veya olmazsa olmaz bir şart değil. CV ölçeğinde baktığınızda dahi mesela Sokolova'nın Gamova'dan çok daha kariyerli ve aranan bir oyuncu olduğunu anlamak zor olmasa gerek. Fenerbahçe'de taraftarın Gamova'yı bu kadar ön plana çıkarıp takımın can damarı haline getirmesi diğer oyunculara da büyük saygısızlık aslında. Takımda illa birileri ön plana çıkarılmalıysa bunu en çok hak eden isimlerden biri Natasa Osmokroviç olurdu. Vakıfbank'la oynanan final serilerinde çaprazların yerini değiştirseniz Fenerbahçe yine o seri ve kupaları kazanırdı fakat Osmokroviç'i alıp en azından bir iki maç Vakıfbank'ın smaçörleriyle değiştirme şansımız olsaydı o serilerde ibrenin bir anda nasıl karşı tarafa döneceğini görebilirdik. 

Fenerbahçe Acıbadem, Gamova transferini zaten çok planlı programlı yapmış değildi bunun sonucunda  teknik ekip oyun sisteminde de bir takım değişikliklere gitmek zorunda kaldı fakat takımın diğer dişlilerinin bu oyun stili için uygun olmadığını kabul etmek gerek. Beylikdüzü gibi takımlar karşısında bile ben buradayım diyen bu zaafları bu blogda elimden geldiğince anlatmaya çalıştım. Kazanılan başarılar elbette ki takımın iyi olduğunu gösterir sonuç bağlamında fakat Fenerbahçe teknik olarak çok da doğru bir kadro yapılandırmadı. Eldeki bütçenin büyüklüğünü de hesaba katarsak bu kadro net bir şekilde evet doğru bir kadrodur diyemeyiz. Fenerbahçe Gamova'sız şu haliyle bile geçen yıldan daha iyi bir takım fakat bu yıl çok daha zor rakiplerle boy ölçüşecek. Avrupa voleybolunda ekonomik krizle birlikte iki yıldır süregelen ölü toprağı yavaş yavaş kalkıyor gibi. İtalya'da Cortese, Türkiye'de Eczacıbaşı gibi takımlar kusursuz kadrolar oluşturmak için çok ciddi bütçeler ayırmış durumdalar. Aynı şekilde Rusya'dan da sağlam yatırımlar gelecek gibi görünüyor. Fenerbahçe böyle bir ortamda geçen yılki gibi istismara açık yönlerini kapatmayı başaramazsa Gamova'nın varlığı bile takımın bu eksiklerini tolere etmeye, takımı tek başına zirveye taşımaya yetmez.  Bunu Bergamo'ya karşı oynanan final maçında bire bir tecrübe ettik.

Ülkedeki rekabetin çıtasını yükselten Fenerbahçe, bu çıtanın altında kalmamak için eksiklerini kapatmak zorunda ve bunun ilk adımı olarak da Sokolova gibi doğru bir transfere imza attılar. Bundan sonraki süreçte hem yurt içi hem yurtdışında rakiplerinin ve Fenerbahçe'nin yapacağı hamlelerle çok daha iyi bir lig izleme fırsatı bulacağız sanırım ancak çoğu taraftarda iyi oynayarak kaybedilen maçlar sonrasında bile Gamova olsaydı böyle olmazdı düşüncesi sabitliğini koruyacak, bundan hiçbir şüphem yok. Tabi aynı taraftarlar takım ŞL'de şampiyon olursa Gamova'yı hatırlamayacak bile.