Yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2012 Salı

Kaosa Davetiye Çıkarmak



Yaklaşık 5 aya sığdırılan bir takvim sonrası ligin şampiyonu belki birkaç saat sonra en geç de Perşembe günü belli olmuş olacak. Daha ilk açıklandığı anda şaşkınlık uyandıran Play-off sistemi beklendiği gibi takımlardan birini en olmadık yerde vurdu. Bu vurulan takımın da tüm sezonu namağlup götüren Fenerbahçe olması durumu daha da ironikleştirdi. Seda'nın sakatlığı, Ze Roberto'nun akıl tutulmaları eşliğinde Fenerbahçe en büyük favorisi olduğu ligi tek maçta aldığı mağlubiyetle bir anda kapatıverdi. Sistemin saçmalıklarına değineceğim ancak Fenerbahçe yönetiminde ilgili kişilerin koca sezon susup şimdi Federasyon'a veryansın etmeleri günah çıkarmalarına yetmiyor.

Geçen yaza dönelim. Bu sistem planlandığı sırada sponsoruyla yolları ayıran, üstüne futboldaki kaosla sarsılan bir Fenerbahçe vardı. Bunlar bir nebze anlaşılabilir şeyler fakat koca kulüpte herkes sponsorla, başkanın davasıyla mesai harcamıyordu herhalde? Bu takımın bağlı olduğu bir şube var. Şubeden bir tane Allah'ın kulunun şu statüye dönüp iki kelam etmemesi, Federasyona ne yapıyorsunuz siz dememesi akıl alır gibi değil. O sırada sponsor peşinde koşmaları, takımın durumunun belirsizliği birer mazeret değil. Sezon açıldığında oyuncuları toplayıp her şey yoluna girecek, siz normal şekilde devam edin diyebilen, yabancıları kalmaya ikna edebilen birileri vardıysa bununla da ilgilenecek adam bulunurdu. O yüzden Dinçay'ın şimdi Federasyon'u eleştirmesinin samimiyeti daha da ötesinde kıymet-i harbiyesi yok. Federasyon'dan kimsenin Dinçay'ın sözlerini okuduğunu bile sanmıyorum.

Fenerbahçe sponsorunu bulup şubede işleri yoluna koyduktan sonra da statü zaten arada kaynadı. Şubedekiler o sırada çok meşguldüler durumu idrak edemediler diyelim ama aradan aylar geçmiş kimse oturup ya bu play-off sistemi nereye götürüyor bizi, biz ne yapabiliriz diye düşünmemiş mi merak ediyorum. Şimdi tam tarihi hatırlamıyorum ama Fenerbasket'e bir post atmıştım Ocak ayıydı sanırım. Bu sistem lideri tuzağa götürüyor, ligi lider bitirmeye kasmaktansa iki veya üçe oynamak takım için çok daha mantıklı olacak minvalinde bir şeyler yazmıştım. Fenerbahçe madem statüyü değiştiremiyordu o zaman kendisi için en makul yolu belirlemek yine takımın elindeydi. Etik olarak yanlış görünebilir ancak sistemin kendisinin yanında gayet masum kalırdı.

İşin teknik taktik tarafı da ayrı bir komedi. Seda'nın sakatlık geçirmediği tek bir sezon bile yokken onun yedeği olarak Yağmur'a güvenmek baştan bir strateji hatasıydı. Hadi bu hatayı bir kere yaptınız ve iş işten geçene kadar da fark edemediniz. Peki final maçında Ze ve teknik heyetin takımın 4 set boyunca sahada 5 kişi oynamasını öylece izlemesine ne bahane bulmalı bilemiyorum. Fenerbahçe her şeye rağmen maçı oradan döndürebilecek bir formulasyonu mevcut kadro içinden bulabilirdi. Yağmur'un etkisizliğini görerek Duygu'yu çapraza çekebilirlerdi. En azından blokta yine yüksek kalırdı takım. Daha önce defalarca smaçör oynamış Eda'yı 4 e çekip manşet aldırmadan oynatabilir, ortayı da İpek-Duygu'yla kapatabilirdiniz. Seda sakatlandığı anda zaten çaprazı tamamen gözden çıkarmış bir takım için alınamayacak riskler değildi bunlar. Sokolova yerine Tom'u sırf servis için oyuna alıp en azından orada bir ivme yakalamayı deneyebilirdiniz. Hadi bunların hiçbirini yapmadınız kaybedileceği daha 10. sayıda belli olmuş 4. sette pasör ve smaçörleri kenara alıp dinlendirmemesine ne demeli Ze'nin bilemiyorum. Yani denenebilecek çok şey vardı fakat Fenerbahçe'nin kenar yönetimi maçı çevirmek için hiçbir şey yapmadı. Artık toplu akıl tutulması mı yaşandı biterse bitsin rahatlığı mı vardı bilemiyorum. Normal bir Ze'nin bu maçta olay falan çıkarması gerekirdi ama herkesten daha rahat izledi maçı. Bunu da nasılsa CL'yi kazandık ne gerek var lige rahatlığına bağlıyorum. Muhtemelen 3 gün 3 gündür deyip Brezilya'ya erkenden gitmek istedi bilemeyiz ve hiçbir zaman da bilemeyeceğiz.

Federasyon'un Play-Off saçmalığına gelirsek. Lafı çok uzatmaya gerek yok. Bizimle aynı seviyedeki İtalya'ya bakmak bile yeterli. Bu adamlar araya bir de Dünya Kupası sıkıştırıp kupaydı, ligdi, Play-Off'tu hiçbir şeyin statüsünü değiştirmeden sezonu planladılar ve şu an 5 maç üzerinden final oynatıyorlar. Onların da takımları CEV'de son ana kadar vardı. Birebir aynı yoğunluk ama yapmak istedikten sonra yapılıyor demek ki. İlla saçma sapan şeyleri denemeye gerek yokmuş.

Bizim Federasyon ne yaptı peki. Hafta hafta program açıkladı sonra kendi açıkladığı programı son dakikada değiştirdi. Ortada bir plan program olmadığı o kadar belli ki 3 gün sonra Şampiyonlar Ligi'nde F4 oynayacak takıma yarın Türkiye Kupası'nda finalleri oynatalım mı diye soruyorlar. Federasyonun zaman yetmedi o yüzden böyle akıllara zarar bir sistem geliştirdik bahanesiyse safsatadan ibaret. İtalyanlar bunu yapabiliyorsa sen de yapabilirsin. Yapamıyorsan demek ki yetersiz adamlar o koltukları işgal ediyor.

Sezon içerisinde Gençler Ligi yüzünden ligi 2 hafta tatil eden Zimbabwe Voleybol Federasyonu değildi herhalde. Allahaşkına hangi spor branşında genç takımlar A takımların önüne geçiriliyor? 12 ayda o turnuvayı düzenleyecek başka zaman dilimi mi yok da tutup ligin tek günü bile önemli takviminden 2 hafta çalınıyor? Dahası gençler ligi için A takımların maçları niye duruyor? Salon mu yok, hakem mi yetmiyor? Bizi kaale alıp cevap veren olmayacak tabi ki ama bunlar kafa kurcalayan şeyler.

Geçen sene Türkiye Kupası'nı yangından mal kaçırır gibi tek maç üzerinden oynatan Federasyon bu yıl çeyrek finalleri çift maça çıkardı. Takvimin sıkışacağı ayan beyan ortadayken bu garip değişikliğin de bir izahı yok. Mayıs ayı gibi ne hoca ne yabancı oyuncuların olacağı, tüm takımların ununu eleyip eleğini astığı bir zaman diliminde turnuva yapmaya kalkışmak sonra kulüpler rest çekince de tehditler savurmak şaka gibi.

Federasyon 4-5 sene önce 4 takımla çift devre usulü bir sistem uyguluyordu. O sistem de denenebilirdi pekala. Hatta bu yıl finalin 3 maça uzayacağını varsaysaydık o sistem bundan daha kısa sürecekti. Ondan sonra da sanmıyorum ki bir kulüp çıkıp hakkımız yendi desin veya insanlar şampiyon olan takımı sorgulasın.

Tüm her şeyi bir kenara koysak dahi mevcut Play-Off sisteminin takvimle, zamansızlıkla bahane edilebilecek, akılla izanla savunulacak en ufak bir noktasını bulmak zor. Federasyon bu kaosu kendi eliyle oluşturdu. Voleybolun ülkede popülaritesi yok denecek kadar az. Seyirci baskısı diye bir şey yok haliyle. Eleştiri yapacak muhalefet veya basın diye bir şeyin de var olmadığı böyle bir ortamda Federasyon saçmalama hakkını sınırsızca kullandı. Burada x in hakkı yenmiş ya da y ninki bunlar sadece detay. Federasyon açısından değişen bir şey yok. Zira lig, kupa kısacası kulüplerle ilgili her şey tamamiyle milli takıma odaklanmış Federasyon için yalnızca bir angaryadan ibaret. Karabıyık elinden gelse ligi hiç oynatmayıp oyuncuları 12 ay milli takım kampına alacak derecede umursamaz bir tavır içinde kulüplere karşı. Voleybolda tekeri döndüren, bütün hamallığını çeken kulüpler de kendi ufak hesaplarının peşinde koşmak yerine resmin tamamında nasıl sömürüldüklerinin farkına varıp ortak bir tavır gösterene dek de bu saltanat ve çiftlik düzeni devam eder. 

25 Nisan 2010 Pazar

Yarı Finallerde İlk Günün Ardından


Bugün play-off yarı finallerinde ilk maçlar tamamlandı. Beklendiği gibi iki favori de rakiplerini rahat geçtiler. Vakıfbank - Eczacıbaşı maçını çok az izleyebildiğim için fazla yorum yazamayacağım ama daha önce de dediğim gibi Eczacıbaşı'nda oyuncular kafa olarak bu sezonu bitirmişler dolayısıyla herhangi bir sürpriz yok sonuç ve skorda. Bugün izlediğim bölümlerde maçın acaip keyifsiz geçtiğini ve yarı final kalitesinin çok uzağında kaldığını da söylemeliyim. Vakıfbank son dönemdeki ortalama servisini attığı sürece Eczacıbaşı'nın bu seride hiçbir şansı yok.

Günün ikinci maçında da pek farklı bir görüntü yoktu. İkinci set dışında en ufak bir çekişmenin olmadığı kalitesiz bir maç izedik. Fenerbahçe 2. set dışında Galatasaray'a nefes bile aldırmadan seride 1-0 öne geçti. İki takım arasında kağıt üzerindeki farklar saymakla bitecek gibi değil. Fenerbahçe'nin her şeyden önce bariz bir servis üstünlüğü var. Gidişata etki edebilecek oyuncularda hem nitelik hem nicelik olarak rakibinin ilerisinde ve daha iyi servis karşılıyor. Galatasaray'ın kağıt üzerindeki bu rahatsızlıklarına bir de Elif'in anormal kötü oyunu eklenince 2. set dışında, Fenerbahçe bir antrenman seansı kadar bile yorulmadı desek yeridir.

Fenerbahçe'nin smaçör kalitesindeki üstünlüğüne rağmen top öldürmekte bazı sorunlar yaşaması ve ikinci üçüncü hücumlar kurmak zorunda kalmasıysa çok ilginç. Özellikle kötü gelen manşetlerde bu durum istatistiklere %25'lik bir hücum yüzdesi olarak yansıyor. Genel hücum yüzdelerinde de iki takım arasındaki fark maçın sonucuna göre çok az (%46-%43). Üstelik Elif'in vasata bile ulaşamadığı bu maçta Galatasaray'ın genel hücum yüzdesini bu kadar aşağılara çeken de neredeyse doğru düzgün hiçbir hücum kuramadıkları 3. setteki anormal düşük atak yüzdesi oldu. Bu sette %28'le hücum etmeseler belki de Fenerbahçe'den daha yüksek bir yüzde tutturacaklardı. Hücum yüzdelerinin bu kadar denk olduğu bir maçta Galatasaray'ı frenleyen iki şey vardı: direkt manşet ve servis hatalarıyla rakibe verilen 22 sayı. Buna net bloklardaki 13-3'lük farkı da ekleyince hücumdaki dengelere rağmen Galatasaray'ın maça ortak olabilmesi imkansız hale geldi.

Servis ve manşet hatalarını biraz daha ortalama rakamlarına çekebilen ve moral olarak oyunda kalabilen bir Galatasaray gelecek maçlardan birini galip bitirir veya tie-break'e taşırsa kimsenin şaşırmaması gerekiyor.

Fenerbahçe'de sezon başına göre hücumda değişen trendleri görmek için bu maç iyi bir gösterge olur mu bilmiyorum ama sezonun ilk haftasında oynanan maçta hücumların oyuncular arasındaki dağılımını bu maçla karşılaştırdığımızda ortaya şu yüzdeler çıkıyor:


Smaçörler
İlk Maç 
Son Maç 
 Gamova
 %22
%45
 Osmokroviç
 %29
%17
 Seda
 %10
%26
 Blom
 %17
-
 Ortalar
 Eda
 %16
%9
 Çiğdem
 %6
-
 İpek
 -
%3


Bu yüzdelerin hücumdaki başarı yüzdesi değil top dağılım oranları olduğunu tekrar belirteyim ki kafalar karışmasın. Sezon başındaki maçta Fenerbahçe'de orta oyuncular hücumda toplam %22'lik bir paya sahiptiler. Bugünse top kullanma oranları %12'ye gerilemiş ki bugün bu hücumların çoğunun maçın kopup gittiği 3. sette geldiğini ve ortaların oranını yükselttiğini de belirtelim. Ayrıca Fenerbahçe'nin ilk maçta 4 smaçörü değişmeli oynattığı için smaçörlerin hücumdaki top dağılımlarının da doğal olarak yükseldiğini göz önüne almak gerek. Yani ilk maçta 4 smaçör ve 2 orta varken, bugünkü maçta hücumlar 3 smaçör + 2 orta arasında dağıtıldı. Sezon başında hücumda 6 oyuncuya top dağıtılırken, bugün 5 oyuncuya dağıtılıyor ama ortaların hücumdaki payının yükselmesi gerekirken daha da düştüğünü görüyoruz. Yani ortaların hücum paylarındaki düşüş aslında burada gözükenden daha fazla.

Fenerbahçe açısından asıl dikkat edilmesi gereken noktaysa Gamova. Takımın Gamova'ya olan bağımlılığı neredeyse her 2 topun 1'ni kullandıracak noktaya gelmiş.  İlk maçta topların %22'sini kullanan Gamova, ilk yarının toplam istatistiklerine göre de hücumda sadece %29'luk bir paya sahipti. Takımda iyice değişen hücum alışkanlıklarıyla birlikte şu an itibariyle Gamova'nın hücumdaki kullanım oranı %45'lere çıkmış durumda. Yani Fenerbahçe'yle kıyaslanamayacak kadar zayıf atak opsiyonlarına sahip Galatasaray'da  alternatifsiz konumdaki Ivana'dan bile daha fazla top kullanıyor.

Sezon başında hücum ve skor yükünün son derece dengeli dağıldığı takımda bugün için böyle bir şeyden söz etmek mümkün değil kısacası. Fenerbahçe bugün hücumda %90'a yakın bir oranda köşelere bağımlı bir takım. Daha önceki maçlarda Çiğdem'den bile daha fazla atak yapıyor diye eleştirdiğimiz Dirickx bugün de İpek'ten daha fazla hücum yapmış. Fenerbahçe gibi elinde bu kadar bol hücum alternatifi olan bir takımda oyunun köşelere, köşelerde de büyük oranda Gamova'ya endekslenmesinin ne kadar sağlıklı bir tercih olduğu tartışılır. Üstelik sezon başında elindeki alternatifleri dengeli bir şekilde kullanabileceğini kanıtladığı halde şimdi böyle bir sisteme yönelmek bence sağlıklı bir yapı değil.

Serilerde bundan sonra ne olur sorusunun cevabı da aşağı yukarı belli zaten. Prosedür gereği oynanan bu yarı finallerin ardından asıl finali beklemeye başlayabiliriz. Eczacıbaşı ve Galatasaray bundan sonra çok anormal mücadele ederek belki bir maç alabilirler ama daha ötesine geçmeleri imkansız dersek abartmış olmayız.

19 Nisan 2010 Pazartesi

Naz Aydemir konusunda içeriden bir yorum...


Fenerbahçe camiasında F4 sonrası pasör tartışmaları süre dursun geçtiğimiz günlerde bir voleybol sitesinde yazılan bir yazıya yapılan yoruma cevap olarak Hamide Koyuncuoğlu'nun sessiz sedasız bir yorumu yayınlandı ancak yorumun yapıldığı yazı kıyıda köşede kaldığı için yorumda bahsedilenler pek dikkat çekmedi sanıyorum. Hamide Koyuncuoğlu kim diye merak eden varsa Naz Aydemir'in resmi sitesinin webmaster'ı olduğunu belirteyim. Onca gereksiz insanın lakırdaları arasında kaynayan fakat ciddi anlamda pek az kişinin bildiği kritik tespitlerin yer aldığı bir yorum yapmak zorunda hissetmiş kendisini. Yazara cevap verirken satır aralarında anlatılanlar benim zaten uzun zamandır bildiğim şeyler fakat Naz ekseninde seyreden pasör tartışmalarında çoğu insan burada bahsi geçen faktörlerden bihaber vaziyette çok düz mantık eleştiriler getiriyor.

Yaşananlara biraz da olaylara bize göre daha yakın olan  birinin penceresinden bakmak ve daha sağlıklı yorumlar getirebilmek için okumakta fayda olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle bu yorumu okumayı kolaylaştırsın diye paragraflara ayırmak dışında noktasına bile dokunmadan olduğu gibi buraya aktarıyorum. Yorum okunurken; bu yazının sitede yer alan başka bir yoruma yanıt niteliğinde olduğu da dikkate alınmalı. Yorumun yayınlandığı linki aşağıda bulabilirsiniz. 

Sayın Arslan, Yorumlarınızın büyük bölümüne katılmakla birlikte, Naz hakkındaki fikirlerinize katılmadığımı, hatta acımasızca bulduğumu söylemek isterim. Elbette ki herkes istediği gibi düşünme ve fikirlerini istediği gibi açıklama hakkına sahiptir. Ancak yorumunuzdaki ifadelerden, bazı detayları bilememe ya da atlamış olma ihtimaliniz nedeniyle Naz hakkında oldukça yanlış sonuçlara vardığınızı düşündüğümden –ve benzer yorumlar bu aralar sıkça yapıldığından-, bu konuda bir açıklama yapma zorunluluğu hissettim. 

Öncelikle "FBA'ya gelerek İtalyandan kurtuldu …. derken" şeklindeki ifadenizden Naz Eczacıbaşı'nda oynarken temel sorunun antrenörden kaynaklandığı konusunda hem fikir olduğumuzu görüyorum. 

Sezon başında pek çok kişi gibi ben de iyi niyetle Jan'la ve transfer edilen diğer oyuncularla çalışmanın Naz'a çok şeyler katacağını; sonunda kendi kabiliyetlerini sergileyebileceği bir takım bulduğunu düşünmüştüm. O zamanlar yapılan pasör spekülasyonlarını da hiç ciddiye almamıştım; ancak zaman geçtikçe görüldü ki senaryo baştan belliymiş. Yorumunuzdan voleybolu yakından takip ettiğiniz anlaşılmakla birlikte, eksik kalan bazı detaylar yüzünden çok da doğru olmayan sonuçlara vardığınızı görüyorum. En azında işi nedeniyle bu süreci yakından takip eden biri olarak, eksik noktaları size ve benzer eleştiriler yapan voleybolseverlere hatırlatmak isterim. 

Sezon başına dönersek; sezona Naz'la başlandı; çünkü Seda sakattı ve mecburen Naz'la oynanması gerekiyordu. (Daha sonra gelişen süreçle bu sonuca vardım.) Ankara'daki Türkiye Kupası dahil oynanan maçlarda Naz'ın performansı gayet iyiydi; hatta Türkiye Kupasının ilk iki seti bence FBA'nın bu sene oynadığı en iyi oyundu. Bu dönemde Naz'ın performansının kötü olduğunu, takımı (veya Gamova’yı) oynatamadığını söylemek mümkün değil. O halde Dirickx nasıl oldu da takımın birinci pasörü haline geldi? İşte bundan sonrasını hatırlatmakta büyük fayda görüyorum; çünkü bundan sonra, sanıldığının aksine Naz'ın performansında düşüş olduğu için değil; Ankara’da yaşadığı hafif bir sakatlık nedeniyle Dirickx'le oynanmaya başlandı. Doğrusunu söylemek gerekirse, Naz'ın ve Dirickx’in o dönemki performansları değerlendirildiğinde Dirickx ancak böyle bir sakatlık nedeniyle oynama şansı bulabilirdi ki, bu şans da karşısına çıktı. Sonrasında Seda’nın sakatlığının da düzelmesiyle Naz'ın ilk altı olarak çıktığı maçların hepsi formalite maçı veya mecburiyetten başlatıldığı 1-2 ciddi maç. Dolayısıyla, "Naz öğrenmeyi ve voleyboluna katkı yapmayı bıraktı havasında" ifadenizin gerekçesini anlamak mümkün değil. Naz’ın voleyboluna katkı yapacak ortamda bulunma şansı zaten pek olmadı. Olsa olsa Naz'ın oynatıldığı formalite niteliğindeki, hiçbir oyuncunun kendini oyuna vermediği birkaç maçı izleyerek bu sonuca varmış olabilirsiniz ki, tanımadığınız bir oyuncu hakkında sadece bu tür maçları izleyerek, onun yaptığı işe yaklaşımına veya profesyonelliğine, dolayısıyla kişiliğine ilişkin böyle bir sonuca varmak bana göre büyük haksızlıktır. 

Öyle ki, Naz tüm bunlara rağmen şans verildiğinde takımı için en iyisini yapmak için büyük gayret sarfeden gerçek bir profesyoneldir. Bunun en iyi örneği Dinamo maçında takım ilk sette mağlupken oyuna girip maçı çevirmesidir; ancak bu başarı bile ona sadece bir sonraki maçın 3. setinde 4 sayı geriye düşecek kadar kredi kazandırmıştır. Bu olay belki de takımın yedek pasörü olduğunun bir çeşit ilanıydı. 

Şahsi kanaatim her ne kadar oynamak isteyen bir oyuncu olsa da, Naz için yedek kalmanın sorun teşkil etmeyeceği. Daha önce belirttiğim gibi Naz gerçek bir profesyonel ve takım oyuncusu; bunun bir diğer kanıtı da Final Four maçında bütün olanlara rağmen Dirickx'in yanına gidip maçın gidişatıyla ilgili kendisiyle konuşmasıdır. Şimdi "bütün olanlara rağmen" ne demek, bunu açıklayayım. Sadece daha önce Ligde şampiyonluğa oynamış, defalarca şampiyon olmuş bir takımın değil, aynı zamanda Milli Takımın da pasörü olan ve her iki kulvarda da bir çok başarıya imza atarak kendini kanıtlamış bir pasör düşünün; sizce bu oyuncunun garanti kazanılacak ilk setin yeterli olduğu maçlarda bile ilk setten sonra oyuna alınmasının nasıl bir açıklaması olabilir? 

Bir taraftan Final Four maçlarında durumu düzeltsin diye sığındığınız bir oyuncu iken, diğer tarafta maç garantilendikten sonra oynatarak güvensizliğinizi ilan etmek kendi içinde çelişki ve oyuncuya karşı bir nevi hakaret değil midir? Naz hakkında olumsuz eleştiri yaparken sanırım kimse bunları dikkate almıyor. 

Naz'ın pas kalitesi iyi ama pasların nereye gideceği çok belli demişsiniz. Haklısınız Naz'ın pasları gerçekten iyi; ancak Naz smaçörler için oynaması zor bir pasör. Ne yapacağını tahmin etmesi zor bir pasör; çünkü ezbere bir oyun oynamıyor, rakibe göre hücumda çeşitlilik sağlamaya çalışıyor. Bunu başarabilmek için ise süreklilik gerekli ve süreklilik olmadığı zaman atılan beklenmedik toplara oyuncular zaten girmiyor bunu da defalarca gördük. Dolayısıyla zaman zaman kendi takım arkadaşları bile öngöremez ve beklemezken antrenörün istediği oyun dışında Naz'ın paslarının nereye gideceğinin bilindiği eleştirisini doğru bulmuyorum. 

Diğer taraftan, Naz’ın yurtdışında imkan araması konusunda ise sizle hem fikiriz ama siz de eminim biliyorsunuzdur ki 22 yaşına kadar oyuncuların kulübün izni olmadan transfer yapma şansı yok. Dolayısıyla İtalya'da ya da bir başka yerde şans aramak bu noktada Naz'ın elinde değil. Saygılarımla H. Koyuncuoğlu (nazaydemir.com webmasteri)

Yazının kaynağı:
 www.voleybolmagazin.com

16 Nisan 2010 Cuma

Voleybolda seviye tartışmaları...


Son günlerde ilginç olaylar yaşıyoruz voleybol dünyasında. Hayır seviyesizlikten kastım son Türkiye Kupası Finali'nde oyuncular arası diyaloglar değil kesinlikle. Bunlar gayet normal şeyler tabi geçen yılki gibi Gözde'nin Mirka'ya hareket çekmesi boyutuna gelmediği sürece.

Benim değinmek istediğim iki tane ayrı örnek var. Birincisi Galatasaray Voleybol Şube Sorumlusu Orkun Darnel'in geçtiğimiz hafta Twitter'da Frauke Dirickx için kullandığı ezik tabiri. 

Orkun Darnel Galatasaray Kulübü'ndeki görevi dışında bildiğiniz ya da bilmediğiniz gibi pek çok oyuncu ve antrenörün menejeri. Tek tek isim saymayacağım ama Fenerbahçe Acıbadem'in hem oyuncu hem teknik kadrosunun yarısı da onun ortağı olduğu menejerlik şirketine bağlılar. Bu yıl Galatasaray voleyboldaki yeniden yapılanma sürecini Darnel'in ellerine teslim etti ancak bunun kendi adıma  büyük bir hata olduğunu söylemeliyim. Zaten o da bu süreçte kendi takımında yaptıklarıyla değil Fenerbahçe'yle ilgili açıklamalarıyla gündeme geliyor daha çok. Önce Naz transferi konusunda hiç üstüne vazife olmayan açıklamalar yaptı. Ben daha Violet Duca'nın kalkıp da bir taraftar forumunda Galatasaray'ın yaptığı transferlerle ilgili atıp tuttuğunu görmedim. Darnel'in Naz örneğine benzer değişik açıklamaları da var ama en son Twitter'da kırdığı pot yenilir yutulur cinsten değil. Galatasaray gibi bir kulüpte resmi sıfatla görev alan bir yöneticinin rakip takımın bir oyuncusu hakkında ezik tabiri kullanması, üstelik bunu herkesin görebileceği bir yerde yapması büyük bir saygısızlıktır. Orkun Darnel ilgi çekmeyi seven biri ama rakibiyle uğraşmayı bırakıp asıl işini yapsa çok daha iyi olur.


 
Bir diğer benzer vukuat da karşı kıyıdan geldi. Eda Erdem Fenerbahçe TV'deki canlı yayın programında Piccinini ve Bergamo Teknik Direktörü'ne karşı söylememesi gereken tabirler kullandı. Piccinini için direkt çirkef dedi ki bunu arkadaş muhabbetlerinde söylersiniz ancak binlerce insanın izlediği bir canlı yayın programında bu kadar da ölçüsüz davranılmaz. Piccinini sporcu olarak yetenekleri ve kariyeri tartışılmayacak bir oyuncudur. Kişilik olarak bizim basında yansıtıldığı gibi sahada vukuatlı bir oyuncu da değil, gayet iyi bir profesyonel. Özel hayatında modellik yapması falan tamamen kendisini bağlayan şeyler. Zaten Piccinini'nin kişiliğiyle ilgili konularda bu tarzda yorumlar yapmak Eda'ya düşmez. Kaldı ki Fenerbahçe yarın öbür gün Piccinini'yi transfer etse hem Eda hem de onun bu açıklamalarına alkış tutan Fenerbahçe taraftarı bu sözlerini ne yapacaklar? Eda her şeyden önce bir milli takım oyuncusu olarak nerede ne söyleceğine ve söylediklerinin nerelere gideceğine çok daha fazla dikkat etmeli.

Son 15 günde hem erkek hem bayanlarda birbirinden kaliteli bir sürü maç izleme fırsatı bulduk ancak bu güzellikleri konuşmak dururken oyuncu ve menejerlerin rakipleri hakkında hakarete varan tabirler kullanması gerçekten rahatsız edici bir durum. Umuyorum şu anda münferit gibi gözüken bu tarz olaylar önümüzdeki sezonlarda sıradan hale gelmez.

7 Nisan 2010 Çarşamba

Medya, Bütçeler, Transferler, Wild Card ve Bilgi Kirliliği...


Fenerbahçe'nin Avrupa ikinciliği doğal olarak futbolla yatıp kalkan medya ve insanları birdenbire voleybola sürükledi. Milli takımın 2003'teki macerası gibi 2 gün boyunca voleybolla yatıp kalktık. Üstelik F4'teki maçlar da takımların adına yakışır mücadeleye sahne olunca insanlar voleybolun iyi oyuncularla oynandığında ne tür bir görsel spor olduğunu, heyecan olarak futbolu aratmadığını da görmüş oldular. Daha geçen yıl Eczacıbaşı Zentiva da F4'e adını yazdırmıştı ama şu ilginin onda birini göremedi. Tabi söz konusu takım Türkiye'nin en geniş taraftar kitlesine sahip kulüplerinden biri olunca bu ilgi de katlanarak artıyor. Medyanın voleybola ilgisi her ne kadar ağzımıza çalınan bir kaşık baldan farksız olsa da sevindirici bir gelişme. Ancak ortada bir sürü yalan yanlış haber ve yorum dolaşıyor. Hayatında daha önce hiç voleybol maçı izlememiş insanlar Fenerbahçe'nin niye kaybettiği konusunda kendi çaplarında ahkam kesiyorlar. Cengiz Çandar'dan tutun da Ercan Saatçi'ye kadar bugüne dek voleybol konusunda bir satır yazdığını görmediğimiz insanlar şu yüzden kaybettik falan gibi şeyler yazıyor. Hatta Sergen Yalçın bile yorum yaptı.

Fenerbahçe'nin bu başarısından sonra diğer iki ezeli rakipte de kıpırdanmalar olduğuna dair söylentiler geldi. Beşiktaş'ın mevcut yönetim düzeniyle herhangi bir atılım yapacağına inanmıyorum. Şampiyon Hentbol takımına  hediye olarak kol saatini layık gören bir yönetimin futbol dışı branşlarda ne gibi bir atılımı olabilir ki. Beşiktaş taraftarıyla yönetimiyle tamamen futbol merkezli bir camia haline geldi ve bundan da gocunduklarına şahit olmadım daha. Bu yüzden Beşiktaş tarafında bir şeylerin değişeceğini sanmıyorum.

Gelelim Galatasaray'a. Adnan Polat'ın amatör şubelerde biraz daha baskın bir kulüp haline gelme eğilimi var fakat bu işler öyle birdenbire olmuyor. Bir kere Galatasaray'ın karşısında seviye olarak çok yukarılarda 3 tane sağlam kulüp var. Herkes Fenerbahçe Acıbadem'in buralara bir anda geldiğini sanıyor fakat bu takımın 5 yıldır Acıbadem'le birlikte nasıl bir süreçten geçtiğini ancak yakından takip edenler bilir. 2. ligden çıktığından bu yana kararlı şekilde şampiyonluğa oynayan, Eczacıbaşı'na lig ve kupada sayısız final kaybeden bu takım her yıl üzerine biraz daha koyarak buralara gelmeyi başardı ve bir zamanlar set aldığında sevindiği Eczacıbaşı'yla rolleri değiştiler.  

Galatasaray'ın şubeye 10 milyon dolar yatırım yapacağı haberleri basında çıkıyor. Bir kere bu haberlerin kaynağını da bildiğim için tamamen rating amaçlı olduğunu belirteyim. Bu yıl Galatasaray kulübünün erkek-bayan voleybol takımları için zorlukla ayırabildiği toplam bütçe bu paranın yarısına bile erişmezken sadece bayan şubesine nasıl böyle bir bütçe ayrılabilir? Hiçbir getirisi olmayan bir branşa sponsorsuz 10 milyon dolar yatırabilecek tek bir takım bırakın Türkiye'yi Avrupa'da dahi yok. Böyle bir bütçe ancak voleybolun ulusal spor olduğu Japonya'daki takımlarda olabilir. Bu abartı rakamlar sevgili medyamızın voleybol endüstrisine ne kadar uzak kaldığının da ayrı bir örneği. Bütçeler konusundaki sallamasyonlara bir örnek vereyim.

Fenerbahçe'nin yurda dönüşünde NTVSpor muhabiri, Çiğdem Rasna'ya sizin 4-5 katı bütçelere sahip kulüplerle başa baş oynadınız gibi bir soru sordu ki gülmekten kendimi alamadım. Bunun gibi 20 milyon dolarlık takımlar diye başlayan cümleler gördüm ki erkek voleybolda bile böyle bir takım olduğunu sanmıyorum. Muhabirin bu yorumu bilgi kirliliği mi yoksa eksikliği mi bilemiyorum. Avrupa'da bütçesi en yüksek bayan voleybol takımları Villa Cortese, Fenerbahçe Acıbadem, Bergamo, Cannes, Pesaro, Novara ve Vakıfbank Güneş Sigorta'dır. Tüm bu takımların bütçeleri de 4-6 milyon dolar aralığında seyrediyor. Hadi en fazla 7 milyon dolar olsun. ama hiçbirinin 10 milyon dolar gibi bir bütçesi yok. Fenerbahçe'nin bütçesi de Bergamo'nun dörtte biri olmadığı gibi Bergamo'dan daha yüksek. Fenerbahçe Acıbadem bugün Avrupa'nın en büyük bütçeli takımlarından biri belki de birincisi. Tam emin değilim ama Villa Cortese'yle eşit ya da daha düşük olabilir ama Cortese dışında Fenerbahçe'den daha yüksek bütçeli bir bayan voleybol takımı kesinlikle yok. Tabi bu bütçeler bu yılki rakamlar. Özellikle ekonomik kriz yüzünden çoğu sponsor ya tamamen çekildi ya da yatırımlarını hatırı sayılır oranlarda kıstı. Önümüzdeki sezon 10 milyon dolar bütçeli takımlar olabilir fakat tekrar üstüne basarak söylüyorum ki bu sezon böyle bir takım yok. 

Fakat İtalyan takımlarının bütçelerini değerlendirirken onların diğer Avrupa takımları kadar fazla para harcamaya ihtiyacı olmadığı faktörünü göze almamız gerek. Her şeyden önce İtalyanların yerli oyuncu kalitesi diğer ülkelerle kıyaslanamayacak kadar yüksek. Bunun yanında voleybolun NBA'i gibi bir konumda olan İtalya Ligi'nde rekabetin getirdiği o büyü oyuncuları çok büyük maddi beklentilere girmeden zaten kendisine çekmeye yetiyor. Türkiye'de 5 liraya oynayan bir oyuncu İtalya'da 2 liraya oynamayı seve seve kabul eder. Aynı şekilde İtalya'da 5 lira alan bir oyuncuyu Türkiye'ye çekebilmek için 10 lira vermek zorundasınız. Dolayısıyla Fenerbahçe, Vakıfbank, Moskova, Cannes gibi İtalya dışı takımların büyük bütçe avantajları burada nötrleniyor. Bu takımlar her şekilde İtalyanlardan daha iyi bütçeler kurmak zorundalar. Bunun yanında sponsor olayı var bir de. Mesela Fenerbahçe sadece Acıbadem sponsorluğunun eline bakarken, Asystel Novara'nın tam 40 farklı sponsoru var.

Daha transfer dönemine epey bir zaman olmasına rağmen medya ne kadar tanınmış oyuncu varsa kulüplerimize transfer etmeye başladı. Futboldaki gibi bir durum söz konusu. Tabi bunu yaparken göze hitap etmeyi de unutmuyor sevgili medyamız. Voleybolda göze hitap etmek dendiğinde akla gelen ilk isimlerden biri Piccinini elbette ki. Piccinini'nin Galatasaray'a geleceğine dair bir haber vardı Takvim Gazetesi'nde. Piccinini'nin Bergamo'yla hali hazırda mevcut uzun süreli kontratını ve bu kontratı fesh etmek için gereken bol sıfırlı rakamları es geçiyorum sadece örnek amaçlı yazıyorum. Piccinini de dahil istediği parayı verdiğinizde Türkiye'ye gelmeyecek bir voleybolcu yok Avrupa'da. Yalnız Piccinini gibi kariyeri boyunca hep en üst seviyelerde oynamış bir oyuncuyu sadece lig şampiyonluğu için buraya getirmeniz biraz zor. Galatasaray böyle bir transferi yapmak istiyorsa önce Şampiyonlar Ligi'ne gitmenin bir yolunu bulmalı. Bunu bu yıl yapmaları bana göre imkansız. Şampiyonlar Ligi'ne sadece iki takımla katılabiliyoruz. Biri şampiyonumuz oluyor doğal olarak. İkinci takım içinse CEV'in bize verdiği Wild Card kontenjanını kullanıyoruz. Federasyon da Wild Card'ı ya final oynayan ya da normal sezonu lider bitiren takımdan yana kullanıyor. Organizasyona aynı şehirden 2 den fazla takım katılamadığı ve Telekom'un kepenkleri indirmesiyle İstanbul dışında böyle bir takımımız da kalmadığı için ikinci bir Wild Card alabilmemiz mümkün değil. Galatasaray Play-Off'ta final oynamadığı sürece ligi 4. bitirmiş sayılacak. Üzerinde yer alan 3 takım da hem bütçe hem kadro olarak zaten Galatasaray'ın önünde. Bu takımlardan ikisi sırayla Wild Card alacaklar ve ancak iki takım da katılmayı reddederse Galatasaray'a böyle bir şans doğabilir. Vakıfbank, Fenerbahçe, Eczacıbaşı gibi hedefleri daima Şampiyonlar Ligi'ne katılmak olmuş takımlar tek wild Card için bile birbirlerini yerken Galatasaray'a sıra geleceğini hiç zannetmiyorum.

Bir de Fenerbahçe taraftarının Lo Bianco sevgisi var. Lo Bianco daha bu sezon başında iki yıllık sözleşmeye imza attı. Fenerbahçe Bianco'yu ikna etse bile Bergamo'ya çok fahiş bonservis bedelleri ödemeden böyle bir transfer olamaz. Fenerbahçe sezon başında Naz için çok yüksek bir bonservis ödedi üstüne bütçesini zaten Gamova ve Nati transferleriyle iyice zorlamışken toplamda bu üç oyuncunun maliyetinden daha yüksek bedellere gelebilecek başka bir transferi daha kaldırabileceğini sanmıyorum. Tek bir oyuncu için bu kadar para ödemek ne kadar akıllıca bir davranış olur tartışılır. Yabancı sınırlamasına değinmedim bile.

5 Nisan 2010 Pazartesi

Kuyuya Atılan Taş


Fenerbahçe camiasının senelerdir bir türlü üzerinden atamadığı bir huyu vardır. Yıldız oyunculara tapınma. Sırf bu nedenle senelerdir futbolda bir türlü gerçek bir takım hüviyeti ortaya koyulamıyor. Bir sistem oturtmaya yönelik hiçbir uzun vadeli plan tutmuyor. Camianın bu hastalıklı anlayışı malesef yavaş yavaş voleybola da sıçramaya başladı korkarım ki. 

Fenerbahçe Acıbadem'in ikinciliğinden sonra, ki büyük bir başarıdır, bütün olay kupanın neden kazanılamadığına odaklanmış durumda. Cengiz Çandar da onca tartışmanın içinde kuyuya hiç olmadık bir taş salladı. Söylediğine göre Gamova seneye Federasyon'un yabancı sınırlamasına göre pasör transfer edilip edilmeyeceğini sormuş ve buna göre kalıp kalmayacağına karar verecekmiş.

Gamova gerçekten böyle bir şey söylemiş olabilir. Smaçörler elbette ki kendilerine uygun pasör isterler ancak Fenerbahçe'de tartışmalar yanlış yönlere kayıyor. Fenerbahçe takım olarak defans, servis karşılama, blok gibi hayati faktörlerde Bergamo'nun gerisindeydi. Bunu final maçındaki rakamlara bakarak da görebilirsiniz. Bu eksikliğin temel nedeni sezon başı takımın kurulumunda yapılan bazı hatalardı. Manşet yükünü sadece Osmokroviç ve bu alandaki yeterliliği her zaman tartışılan Nihan Yeldan'ın üzerine yıkmanın takımı bir yerde durduracağını bu bloğu açtığım günden beri yazıyorum. Hadi bizim yazdıklarımız amatör bir eleştiriden öteye gitmiyor ama Dağhan Irak gibi bu işin kompetanı olmuş, senelerini voleybola vermiş isimler de bu eksikliği defalarca dile getirdi. Nihan'ın yetersizliğine bir de bu seviyede manşet yükünü kaldırıp kaldıramayacağı büyük soru işareti olan Çiğdem de eklenince Fenerbahçe'de servis karşılamada tek sağlam kale Osmokroviç kaldı. Blom'un ön alana geçtiğinde hücum ve blokta yaşattığı sorunlar onun da etkin kullanımı engelliyor. Fenerbahçe, Bergamo'yla kıyaslandığında Merlo, Del Core ve Piccinini gibi üç sağlam manşetçiye bir manşetçiyle cevap verebildi ve sonuç olarak kaybetti. 

Gamova Olimpiyat Finalinden tut, Şampiyonlar Ligi'ne kadar kaç tane şampiyonluk kaybetmiş bir oyuncu. Hem de tartışmasız dünyanın en iyi pasörlerinden biriyle oynamasına rağmen. Dün kaybedilen bu finalde tek sorun pasörün top dağıtamaması değil. Cannes maçının beklenenden daha yorucu geçmesi, Gamova'nın o günkü performansıyla final maçı için sıfırı tüketmesi, blok zaaflarımız, yukarıda yazdığım manşet problemleri, blokların yetersiz kalmasıyla iyice çaresiz düşen defansımız,  servislerde standart yakalayamamız ve genel olarak İtalyan takımlarının kendi liglerinin getirdiği dinamizm ve tecrübeye sahip olmamamız gibi bir sürü faktör maça etki etti. Bunlar hepsi bir bütün olarak ele alınmalı. Ama Cengiz Çandar'ın bu kendini bilmez açıklamaları bütün tartışmayı döndürüp dolaştırıp Pasörler-Gamova ilişkisine getirecek. Fenerbahçe camiası gene resmin tamamını bırakıp yıldız oyuncu saplantısıyla sorunu çözmeyecek yerlere eğiliyor. Dünkü maçta Del Core ve Seda'nın takımlarını değiştirseniz Lo Bianco bile Bergamo'yu kurtaramayabilirdi.

Fenerbahçe'nin yabancı konusunda Federasyonu etkilemeye çalıştığı çok açık. Bir kere Federasyon zaten eldeki gelecek vaad eden en önemli pasörün yedek kalması yüzünden rahatsız. Kalkıp da Gamova pasör istiyor diye kuralı değiştirmez. Fenerbahçe madem böyle bir kampanya başlatacak bunun zamanlaması bu kadar kötü seçilemezdi. Cengiz Çandar'ın yaptığı tam anlamıyla aymazlıktır. Bu takımın hali hazırda 3 tane pasörü var ve sezonun bitmesine daha 1 ay var. Bu oyuncuların yerine kendinizi koyun. Nasıl bir ruh hali içerisine girer bu oyuncular. Bunu düşünemeyecek kadar mı uzaksın mevzulara Cengiz Bey?

Gamova kalitesi tartışılmayacak bir oyuncudur elbette ama voleybol=Gamova veya x bir başka oyuncu değildir. Toplamda Osmokroviç'in bu takıma verdikleri Gamova'dan daha fazla. Birilerinin istekleri göze alınacaksa bunu en çok hak eden isim O'dur. Gamova'nın arzularına göre takım şekillendirilecekse takımın ismini de Fenerbahçe Acıbadem Gamovaspor yapalım, takımın koçluğunu da Gamova yapsın. Jan De Brandt bazı saplantılarına rağmen hep beğendiğim ve desteklediğim bir koçtur. Fenerbahçe yönetimi Cengiz Çandar zihniyetiyle hareket etmeye kalkarsa umarım Jan burada gerekli hamleleri yaparak yönetimi ikna eder yoksa Fenerbahçe için voleybolda Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu çok uzak bir ihtimaldir benim görüşüme göre.

Fenerbahçe tıpkı bir Bergamo gibi makina düzeninde işleyen bir sistem takımı mı olmak istiyor yoksa yıldız oyuncusunun götürdüğü yere kadar giden bir Novara, Vakıfbank, Telekom olmak mı? Dün tarafsız gözle izleyen herkesin söylediği gibi finalde her anlamda Olimpiyat Şampiyonu bir takım gibi oynayan Bergamo kaybetseydi bu voleybola ihanet olurdu. Bu seviyeye gelmek, gerçek bir takım olmak tek tek yıldız oyuncuların kaprislerine boyun eğerek olmaz, olamaz. Buraya kadar hep sağlam adımlarla gelmiş bir takımı ve bunca yatırımı futboldan kalma alışkanlıklarla heba etmeyiz umuyorum.